Gaziantep

Gaziantep konusunda en iyi eğitimleri sağlıyoruz. Gaziantep konusunda arayış içindeyseniz Özel Nar Sanat Eğitim Kursu en iyi eğitimi size sunacaktır. Eğitimlerimizin tamamı M.E.B. onaylı uzman eğitmen kadrosu ile yapılmaktadır. Gaziantep konusunda aşağıdaki bağlantıları inceleyebilirsiniz. Bu bağlantılardan herhangi biri Gaziantep konusuna uymuyorsa lütfen bize ulaşın.

Rutkay Aziz ve Taner Barlas’ın yer aldığı ‘Adalet Sizsiniz’ isimli tiyatro oyunu, 3 ilde valilikler tarafından yasaklandı.

Yazarlığını Ümit Denizer’in yaptığı, Rutkay Aziz ve Taner Barlas’ın oyunculuk yaptığı ‘Adalet Sizsiniz’ tiyatrosuna Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin valileri tarafından sansür uygulandı.

Konuyla ilgili açıklama yapan Rutkay Aziz, oyunun neden yasaklandığı ile ilgili açıklamadan yapılmadan, oyuna yasak getirilmesine tepki göstererek; “Yaklaşık 175 oyuna ulaştık, oynamadığımız yer kalmadı. İskenderun, Adana ve Antakya’da oynadığımız oyunu; Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin’de oynayamadık. Bu aslında bize verilmiş bir ceza değil, oranın insanına verilmiş bir ceza. Hemen ardından oyunu Van’da oynamaya başladık” dedi.

ÖDÜLLÜ BİR OYUN

Bu sansürün sadece kendilerine yapılmadığını söyleyen Rutkay Aziz, “Birçok arkadaşa da aynı şey oldu. Herhangi bir neden de belirtilmiyor, OHAL dolayısıyla hep söylenen, ‘Güvenlik gerekçesi’ oluyor” diye konuştu. Tek perdelik oyun “Adalet, Sizsiniz”; yargının siyasallaştığı üç tarihi olayı, Rutkay Aziz ve Taner Barlas’ın yorumlarıyla tiyatroya aktarıyor. Oyunda; MÖ 5. yüzyılda Atina’da, ölüme mahkûm edilen Sokrates, 1633 yılında Roma’da, Engizisyon’un müebbet hapse mahkûm ettiği bilim adamı Galileo ve 1927 yılında Boston’da, adaletin ölüme mahkûm ettiği iki İtalyan göçmen işçi Sacco ile Vanzetti’nin hikâyeleri anlatılıyor. Oyun, ayrıca 2012 yılı Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne layık görülmüştü. Öte yandan, “Adalet, Sizsiniz” hâlâ sahnelenmeye devam ediyor.

sanat-zanaat

Telaffuzu birbirine bu kadar benzemesine ve birçok kişi tarafından aynı anlamlara geldiği düşünülmesine rağmen aslında sanat ve zanaat aynı şeyler değildir. Birbirleri ile benzerlikleri olmasına karşın ikisi de farklı şeylerdir. Bu yazımızda sizlerle sanatın ve zanaatın ne anlama geldiğini paylaşacak, ardından sanat ile zanaat arasındaki farklara değineceğiz. Ardından sanat ve zanaat hakkında bilinmesi gerekenleri sizlerle paylaşıp, yazımızı dünyaca ünlü sanat eseri örnekleri ile sonlandırcağız.

Sanat Nedir?

Öncelikle sanatın ne anlama geldiği ile başlayalım. Sanat, insanların hayal dünyasında yer alan güzellikleri, duygularını, düşüncelerini, yaşadıklarını ya da hissettiklerini görsel, biçimsel ve sözel yöntemlerle ifade etmesidir. Şiirler, resimler, opera parçaları ya da heykeller sanat eserleri arasında sayılabilir. Günümüzde birkaç şarkısı olan kişilere de sanatçı denilmektedir. Ancak elbette bir sanat eseri ortaya çıkarmak ve sanatçı olarak anılabilmek bu kadar kolay değildir.

Zanaat Nedir?

İnsanların maddeye olan ihtiyaçlarını gidermek için yapılan, eğitim, beceri, deneyim ve ustalık gerektiren işlere ise zanaat denilmektedir. Mobilya ustalığı, ayakkabı ustalığı, kuyumculuk, terzilik, marangozluk, bakırcılık ve çömlekçilik zanaata örnek olarak verilebilir. El becerileri ve ustalıkları sebebiyle tarih boyunca önemli bir yere sahip olan zanaatkârların sayısı, seri üretimin bu denli arttığı günümüzde ne yazık ki azalmıştır.

Sanat ve Zanaat Arasındaki Farklar Nelerdir?

Sanat ve zanaatın anlamlarından sonra sıra geldi bu iki kavram arasındaki farkların neler olduğuna. Aşağıda sizin için derlediğimiz farkları okuduktan sonra sanat ve zanaatı kolaylıkla ayırt edebileceksiniz.

  • Sanat eserleri genellikle tektir ve eşi yoktur. Leonardo Da Vinci birden fazla Mona Lisa çizmemiş ya da Orhan Veli iki tane İstanbul’u Dinliyorum şiiri yazmamıştır. Zanaat eserleri ise birden fazladır ve istendiği zaman sayısı arttırılabilir. Hatta bir zanaatkârın yaptığı şeyi bir başka zanaatkâr da kolaylıkla yapabilir. Bu sebeple de zanaatte pek de fazla özgünlükten söz edilemez ve birbirinin tamamen aynı olan eserler seri bir şekilde üretilebilir. Dolayısıyla sanatta önemli kavramlar olan orijinal ve kopyadan, zanaatte bahsedilmez.
  • Sanatta yaratıcılık önemli rol oynarken, zanaatte yaratıcılığa gerek yoktur ama eğitim ve ustalık önemli role sahiptir.
  • Sanat eserleri kendine özgüdür ve her sanatçının kendine has bir tarzı vardır. Zanaatte ise aynı şeylerin sürekli olarak yenileri yapılır. Mesela Gaziantep’teki bakırcılara farklı senelerde gittiğinizde aynı ürünleri bulabilirsiniz. Çünkü zanaatkârlar ürünler satıldıkça aynılarını tekrar yapmaktadırlar.
  • Sanatçı eserlerini meydana getirirken hislerine göre hareket eder ve gerekirse eserini değiştirir. Zanaatkar ise belirli bir plan ve program dahilinde eserlerini meydana getirir.
  • Sanat eserinin yapılmasının ana amacı güzellik ve estetikken, zanaatçı eserini bir fayda sağlamak ve para karşılığı satmak için meydana getirir.
  • Sanat eseri para için yapılmaz, ancak zanaat eserinin yapılış amacı para kazanmaktır. Zaten zanaatkârlık bir meslektir ve bu sebeple de zanaatçı doğal olarak para kazanmayı hedefler.

Tüm bu farklılıklara karşın sanat ve zanaat arasında benzerlikler de vardır. Bilinen en önemli benzerlik ise her ikisinin de yetenek gerektirmesi ve el emeği olmasıdır. Ayrıca hem sanat hem de zanaat beceri gerektirir ve yine her ikisinin de temelinde tasarım yatmaktadır.

Sanat ve Zanaat Hakkında Bilinmesi Gerekenler

  • Bir kişinin zanaatkâr olarak adlandırılabilmesi için el becerisi gerektiren bir ürünü üretmesi gerekir. Yani böyle bir ürünü sadece satan ama üretmeyen kişiye zanaatkâr denilemez.
  • Ahşap oyma ustası, kumaş boyacısı, taş ustası, terzi, demirci ve silah ustası zanaatkârlara örnek olarak gösterilebilir.
  • Zanaatkârlık insanoğlunun ilk taş aletlerini yapması ile başlamıştır.
  • Sanat anlık bir şöhret elde etme işi değildir ve bir kişinin sanatçı olarak anılabilmesi için kalıcı olması gerekmektedir. Bu anlamda sanatçı denildiğinde bizim ilk aklımıza gelen isimlerden bazıları Pablo Picasso, Fikret Mualla, Mimar Sinan, Abidin Dino, İbrahim Çallı, Van Gogh, Salvador Dali, Auguste Rodin, Leyla Gencer, Pavarotti ve Maria Callas’tır. Peki, sanatçı denildiğinde sizin ilk aklınıza gelen isimler hangileri? Ya da medyada sıkça gördüğümüz isimlerden bazılarına sanatçı diyebilir miyiz?

Dünyaca Ünlü Sanat Eserlerinden Bazıları

  • Mona Lisa – Leonardo Da Vinci
  • Nilüferler – Claude Monet
  • İnci Küpeli Kız – Jan Vermeer
  • Gece Devriyesi – Rembrandt
  • Hz. Davud Heykeli – Michelangelo
  • Son Akşam Yemeği – Leonardo Da Vinci
  • Düşünen Adam – Auguste Rodin
  • Öpücük – Gustav Klimt
  • Belleğin Azmi – Salvador Dali
  • Gold Marilyn Monroe – Andy Warhol
  • Pleta – Müchelangelo
  • Kaplumbağa Terbiyecisi – Osman Hamdi Bey
  • Adada Gezintiye Çıkan Kadınlar – İbrahim Çallı

14. Filmekimi, her yıl olduğu gibi merakla beklenen göz alıcı filmleri bu yıl da izleyiciyle buluşturacak.

2015 film ekimi

 

3-11 Ekim tarihlerinde İstanbul’da yapılacak, ardından Ankara, İzmir, Trabzon, Bursa ve Edirne’yi ziyaret edecek 14. Filmekimi’nin programı açıklandı. Sundance, Berlin, Cannes, Venedik, Toronto gibi saygın festivallerde adından söz ettiren, aralarında Woody Allen, Noah Baumbach, Stephen Frears, Michel Gondry, Todd Haynes, Nanni Moretti, Paolo Sorrentino gibi usta yönetmenlerin son yapıtlarının da olduğu ‘yolunu gözlediğimiz’ 46 film programda.
filmekimi 2015

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Vodafone FreeZone sponsorluğunda gerçekleştirilecek 14. Filmekimi, her yıl olduğu gibi yolunu gözlediğimiz filmleri sinemaseverlerle buluşturacak.İstanbul ayağı 3-11 Ekim tarihleri arasında yapılacak, ardından Ankara, İzmir, Trabzon, Bursa ve Edirne’yi ziyaret edecek 14. Filmekimi’nde, Sundance, Berlin, Cannes, Venedik, Toronto gibi saygın uluslararası festivallerde adından söz ettiren Woody Allen, Noah Baumbach, Stephen Frears, Michel Gondry, Todd Haynes, Hirokazu Kore-eda, Nanni Moretti, Paolo Sorrentino gibi usta yönetmenlerin son yapıtlarının da aralarında bulunduğu 46 film beyazperdede izlenebilecek. Birkaç gün önce 72. Venedik Film Festivali’nde büyük ödül Altın Aslan kazanan ‘Uzaktan’ın (Desde Alla) da gösterileceği Filmekimi’nde Can Evrenol’un ‘Baskın’ ve Ben Hopkins’in Hasret filmlerinin Türkiye prömiyerleri yapılacak.

FİLMEKİMİ PROGRAMINDA NELER VAR?
Mantıksız Adam / Irrational Man / Woody Allen
Başrollerini Emma Stone, Joaquin Phoenix ve Parker Posey’nin paylaştığı Woody Allen’ın son filmi Mantıksız Adam / Irrational Man’in merkezinde yaşama arzusunu yeniden kazanmak isteyen felsefe profesörü Abe Lucas var. Hayatta ne zevk ne de bir anlam bulamayan Abe, duygusal açıdan dibe vurmuştur. Ders vermeye başladığı küçük bir kasabadaki üniversitede iki kadınla yakınlaşır: Mutsuz evliliğinde debelenen öğretim üyesi Rita ile en iyi öğrencisi Jill. Talihin bir oyunuyla Abe öyle bir karar vermek zorunda kalır ki tüm dengeleri ve ilişkileri alt üst olur. Mantıksız Adam ilk gösterimini Cannes Film Festivali’nde yaptı.

Dheepan / Jacques Audiard
Cannes’ın en büyük ödülü Altın Palmiye’yi kazanan Pas ve Kemik ile Yeraltı Peygamberi filmleriyle tanıdığımız Jacques Audiard’ın son filmi Dheepan Paris’te Sri Lankalı üç mülteci üzerinden tüm dünyadaki sığınmacıların çektiği zorlukları ele alıyor. Filme adını veren Dheepan’ı 1980’lerde Tamil Kaplanları’nda çocuk asker olan romancı Antonythasan Jesuthasan canlandırıyor. Sri Lanka’da sona eren iç savaştan kaçabilmek için Dheepan, bir kadın ve bir kız çocuğuyla bir aileymiş gibi davranarak mülteci olarak Fransa’ya gider. Paris dışında bir toplu konuta yerleştirilen üçlü, bir yandan göçmen olarak kültür çatışmasını aşmaya çalışırken bir yandan da gündelik şiddetle ve “ailevi” meselelerle uğraşmak zorunda kalacaktır.

Bayan Amerika / Mistress America / Noah Baumbach
Bu yılki İstanbul Film Festivali’nin en çok izlenen filmlerinden While We Are Young’dan sonra bağımsız yönetmen Noah Baumbach, Frances Ha’nın hem başrol oyuncusu hem de ortak senaristi Greta Gerwig ile birlikte Bayan Amerika’yı yarattı. Başrollerinde Greta Gerwig, Loka Kirke, Heather Lind’in yer aldığı film, efsane bir şehir komedisi olmayı vaat ediyor. İlk gösterimini Sundance’te gerçekleştiren Bayan Amerika, Baumbach’ın en eğlenceli filmi olarak görülüyor. Baumbach ve Gerwig işbirliğiyle ortaya çıkan hınzır senaryosu ve sivri diyaloglarıyla dikkat çeken film, kendi halinde, henüz New York’un ışıltılı hayatına girememiş Tracy ile şehri çok iyi bilen ve maceracı bir kız olan Brooke’un ilişkisini anlatıyor.

İnsanın Değeri / The Measure of a Man / Stephane Brize
Cannes Film Festivali’nde Vincent Lindon’a En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran İnsanın Değeri / The Measure of a Man, işçi sınıfının sosyolojik yapısını anlatan sosyal gerçekçi dram. Yönetmenliğini Stephane Brize’nin yaptığı film, birden bildiği tüm ahlaki değerlere karşı durmak zorunda kalan bir fabrika işçisinin hikâyesini anlatırken “aslında, insanın değeri nedir?”i sorguluyor. Dardenne Biraderler’i anımsatan açık bir kapitalizm eleştirisi yapan film, özellikle başrolündeki Vincent Lindon’un performansıyla büyük övgü aldı.

Ixcanul / Ixcanul Volcano / Jayro Bustamante
Jayro Bustamante’nin ilk uzun metrajlı filmi olan Ixcanul Guatemala’da gerçek ve aktif bir volkanın eteklerinde çekildi. Kaqchikel Mayaları’ndan, ailesiyle birlikte bir kahve plantasyonunda yaşayan 17 yaşındaki Maria’nın ekseninde gelişen öyküsüyle izleyiciyi, şu ana kadar yılda en fazla 6 film çekilebilmiş Guatemala’dan gelen; gerçek bir karakterin yaşadıklarına dayanan etkileyici ve alışılmışın dışında bir kadın öyküsü. İzleyiciyi Maya kültürü ve gelenekleriyle tanıştıran Ixcanul’un başrollerinde Maria Mercedes Coroy ve Maria Telon var. Film, 2015 Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülüne layık görüldü, Guadalajara’da ise En İyi Latin Amerika Filmi seçildi.

Life / Anton Corbijn
Fotoğrafçı ve yönetmen olan Anton Corbijn’ın son filmi Life, Hollywood efsanesi James Dean ile Magnum fotoğrafçılarından Dennis Stock’un, Dean henüz dünya çapında bir yıldız olmadan, 1955 yılındaki yakın arkadaşlığının hikâyesini anlatıyor. Stock, bu başına buyruk, çılgın, neşeli ve yaramaz yeni aktörün fotoğra?arını çekmek için LIFE dergisini ikna eder. İkili, Los Angeles’tan New York’a oradan da Dean’in Indiana’daki aile çiftliğine doğru, kıtayı boydan boya geçen bir fotoğraf gezisine çıkar. Stock’un hayatını değiştirecek bu geziden geriye çağımızın en unutulmaz fotoğra?arı kalacaktır. Berlin Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan Life’ın müzikleri ise geçtiğimiz Aralık ayında Salon’da konser veren Owen Pallett tarafından bestelendi.

Lolo / Julie Delpy
Paris’te İki Gün, New York’ta İki Gün ve Skylab ile sevdiğimiz, en Amerikalı Fransız yönetmen Julie Delpy, başrollerini Dany Boon, Vincent Lacoste ve Karın Viard ile paylaştığı bu romantik komediyle beyazperdeye dönüyor. Lolo, dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nin Venedik Günleri bölümünün ardından Toronto Film Festivali’nde de gösterilecek. Filme adını veren Lolo, annesini aşırı sahiplenen ve bu yüzden de annesinin yeni sevgilisine zorluk çıkartan ergen bir genç.

En Güzel Günlerim / My Golden Days / Arnaud Desplechin
A Christmas Tale ve My Sex Life or How I Got Into an Argument gibi duygusal filmlerin yönetmeni Fransız Arnaud Desplechin’in senaryosunu da kendi yazdığı yeni filmi En Güzel Günlerim / My Golden Days, ergenlik çağındaki gençlerin romantik hikâyesini anlatıyor. Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftasında En İyi Senaryo ödülü alan, Quentin Dolmaire, Lou Roy-Lecollinet gibi isimlerin oyunculuğu ile En Güzel Günlerim hem dokunaklı bir büyüme hikâyesi, hem de sıcacık, hayat dolu, hüzünlü ve nüktedan bir ilk aşk hikâyesi anlatıyor.

The Witch / Robert Eggers
The Witch ile Sundance Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü alan Robert Eggers, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden, New England’daki cadı avlarından esinleniyor. Hıristiyan inançlarına sıkı sıkıya bağlı William ve Katherine, beş çocuğuyla birlikte, geçit vermez bir ormanın yamacında yaşamlarını sürdürmektedir. Yeni doğan oğulları sırra kadem basıp bir de ekinleri solunca, aile batıl inançlar ile kendi korku ve kaygılarının esiri olur. Başrollerini Anya Taylor Joy, Ralph Ineson’ın paylaştığı ve Sundance’in en ürkütücü filmi olarak övülen The Witch, korku ve endişenin işlendiği, etkileyici bir yapıt. 1922 yılında çekilen ünlü korku filmi Nosferatu’nun yeniden çevrimini Robert Eggers’ın üstleneceği de açıklandı.

Baskın / Can Evrenol
Baskın, beş polisin gece devriyesi sırasında gelen bir yardım çağrısı üzerine destek için gittikleri terk edilmiş tarihi bir Osmanlı karakolunda başlarına gelenleri konu eden bir geceyarısı filmi. Dünya prömiyerini bu ay Toronto Film Festivali’nin “Midnight Madness” seçkisi kapsamında gerçekleştiren Baskın, Can Evrenol’un aynı adlı ödüllü kısa filminden uyarlandı. Baskın’ın Türkiye prömiyeri, Filmekimi’nde yapılıyor.

Kronik / Chronic / Michel Franco
Meksikalı yönetmen Michel Franco’nun senaristliğini de üstlendiği Kronik, izleyiciyle ilk kez buluştuğu Cannes Film Festivali’nden En İyi Senaryo ödülüyle ayrıldı. Filmin başrollerinde, Reservoir Dogs, Pulp Fiction gibi filmlerde rol alan benzersiz oyuncu Tim Roth, 5 sezondur devam eden Grimm’den hatırlayacağımız Bitsie Tulloch ve ilk kez 2008 yılında Kara Şövalye’de ‘Joker’s Thug’ olarak izlediğimiz David Dastmalchian yer alıyor. Kronik, Tim Roth’un canlandırdığı, bir bakımevinde ölüm döşeğindeki hastalarla ilgilenen bir erkek hemşirenin portresini çiziyor. Sakince akan bu keskin dram, Meksikalı yönetmen Michel Franco’nun 2012’de Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünün galibi olan ve İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen Lucia’dan Sonra filminden sonraki çalışması.

Son Efsane / The Program / Stephen Frears
Gazeteci David Walsh’ın Seven Deadly Sins kitabından uyarlanan Son Efsane / The Program’ın yönetmen koltuğunda Stephen Frears oturuyor. Ünlü bisikletçi Lance Armstong’un hayatının beyazperdeye aktarıldığı filmde Armstrong’un hakkında çıkan doping haberlerinin ardından 7 kez kazandığı Tour de France şampiyonluklarının elinden alınması ve spordan men edilmesine kadar devam eden tartışmalı süreçleri konu edilmiş. Başrollerini Ben Foster ve Chris O’Dowd’ın paylaştığı Son Efsane kadrosunda Dustin Hoffman, Guillaume Canet ve Jesse Plemons gibi isimler de yer alıyor. Son Efsane, ilk gösterimini bu ay Toronto Film Festivali’nde yapıyor.

Ex Machina / Alex Garland
Never Let Me Go, Gün Işığı, 28 Gün Sonra filmlerinin senaryolarına imza atan, The Beach / Kumsal, Tesseract / Hiper Küp romanlarının yazarı Alex Garland bu kez Ex Machina’da hem yönetmen hem de senarist olarak karşımıza çıkıyor. Yılın en merakla beklenen filmlerinden Ex Machina, “insanlık sonrası fütüristik şok filmi” ve “vizyoner bir bilimkurgu” olarak şimdiden kült filmler arasına girdi. Filmin başrollerinde Oscar Isaac, Domhnall Gleeson ve Alicia Vikander yer alıyor. Yapay zekâ ürünü bir “kadın robot deneyi”ni test eden bilim adamlarının hikâyesini anlatan Ex Machina, çağdaş bir Frankenstein yorumu olarak tanımlanıyor. Müziklerini Ben Salisbury ile Portishead kurucularından Geoff Barrow’un bestelediği filmin ilham kaynakları arasında 2001: A Space Odyssey / 2001: Uzay Macerası (Stanley Kubrick) ile Altered States / Gerçeğin Ötesinde (Ken Russell) yer alıyor.

Bir Varmış Bir Yokmuş / Tale of Tales / Matteo Garrone

Tale-of-Tales

 

İlk gösterimini Cannes’da gerçekleşen, epik bir sinema vizyonuyla Ortaçağ Napoli’si hikâyelerinden esinlenen Bir Varmış Bir Yokmuş / Tale of Tales’in başrollerinde Salma Hayek ve Vincent Cassel yer alıyor. Kendisini çok seven kocasını feda etmeye hazır bir Kraliçe’nin savaşımından, bir Kral’ı baştan çıkarmaya çalışan iki gizemli kız kardeşe, dev bir pireyle uğraşırken kızının kalbini kıran başka bir Kral’a, güzellikle groteski katıştıran bu hikâyeler gotik bir hayal dünyasını çarpıcı ve benzersiz bir şekilde beyazperdeye taşıyor.

Marguerite / Xavier Giannoli
Eylül ayında Venedik Film Festivali’nde ilk gösterimini yapan Marguerite, Fransız yönetmen Xavier Giannoli’nin son filmi. detone soprano Florence Foster Jenkins’in hikayesinden esinlenen film 1921 yılının Paris’inde geçiyor. Marguerite Dumont’un şatosundaki bir partide, müthiş bir hevesle arya söyleyen Marguerite Marguerite o kadar detone ve kendi durumundan o kadar bihaber ki, dinleyiciler gülmemek için kendilerini zor tutuyorlar. Kışkırtıcı bir gazeteci son performansı hakkında övgü dolu bir yazı yazınca Marguerite de büyük bir resital vermeye ikna oluyor. Filmin oyuncuları arasında Catherine Frot, Andre Marco, Michel Fau ve Christa Theret var.

Ben, Earl & Ölen Kız / Me and Earl and the Dying Girl / Alfonso Gomez
Amerikalı yazar Jesse Andrews’ın aynı adlı romanından uyarlanan, yönetmen koltuğunda Glee ve American Horror Story gibi başarılı dizilerde yönetmen olarak karşımıza çıkan Alfonso Gomez’in olduğu Ben, Earl & Ölen Kız’ın oyuncu kadrosunda Bates Motel’den tanıdığımız Olivia Cooke, Thomas Mann ve RJ Cyler yer alıyor. Sundance Film Festivali’nden, Jüri Büyük Ödülü ve İzleyici Ödülü ile dönen film, lise son sınıfta olan ve okulunu huzurla bitirmek uğruna kimseyle yakınlaşmamayı tercih eden Greg’in kanser hastası sınıf arkadaşı Rachel’a yardımcı olmasıyla birlikte gerçek dostluğu keşfetmesini konu alıyor. Film, Rolling Stone dergisi tarafından şimdiden 2015 yılının en iyi 7 filmi arasında gösteriliyor.

Microbe & Gasoline / Michel Gondry
Michel Gondry’nin Versailles’da geçirdiği çocukluk günlerinden esinlendiği Microbe & Gasoline, geçen Filmekimi’nde de gösterilen Biz ve Ben’deki gibi ergenlerin dünyasına dalan tatlı bir fantezi, ev yapımı bir karavanla Fransız taşrasını kat eden iki ergenin büyüme hikâyesi. Uyumsuz liseliler Mikrop ile Gazolin yakın arkadaş olurlar. Okul bitip yaz tatili başladığında ilk işleri derme çatma bir “tekerlekli ev” inşa edip kendilerini yollara vurmak olur. Elbette yolda hem tuhaf tiplerle karşılaşır hem de ilginç maceralar yaşarlar.

İnatçılar / Rams / Grimur Hakonarson
40 yıldır birbiriyle konuşmayan, hayvancılık yapan iki kardeş, Gummi ve Kiddi’nin koyunlarını kurtarmak amacıyla bir araya geldiği bu film, dokunaklı, insancıl ve kuzeyli mizahını esirgemeyen bir dram. İzlandalı yönetmen Grimur Hakonarson’un kendi ülkesinde yaptığı doğa çekimleriyle birleşen belgesel tadındaki İnatçılar, 2015 Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış ödülüne layık görüldü. Başrollerini Sigurður Sigurjónsson ve Theodór Júlíusson’ın paylaştığı İnatçılar İzlanda’nın Oscar adayı.

Carol / Todd Haynes
Suç ve gerilim romanlarının usta yazarı Patricia Highsmith’in kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı 1952 tarihli romanı, 11 yıllık bir yapım sürecinden sonra beyazperdede. Amerika’da insan ilişkilerinin karanlık yüzüne bakan yönetmen Todd Haynes, şahane kadrosu ve olağanüstü sanat tasarımıyla yılın bu en çok övülen filminde 1950’lerin New York’unda iki kadının yasak aşkını anlatıyor. 2015 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday olan, En İyi Kadın Oyuncu (R. Mara) ve Kuir Palmiye ödülleri kazanan filmin başrollerinde Cate Blanchett ve Rooney Mara yer alıyor.

Hasret / Yearning / Ben Hopkins
Yönetmen Ben Hopkins’in filmi Hasret / Yearning, İstanbul’a film çekmeye gelen küçük bir çekim ekibinin hikâyesini anlatıyor. Yönetmen Hopkins, günden karanlığa, yaşayan şehirden geçmişin şehrine doğru geçerken İstanbul’un birçok yönüne değiniyor. Hasret / Yearning, eski mahallelerin yıkılması ve yenilenmesi, göçmen işçiler, hükümete karşı direniş, şehirde yaşayan çok çeşitli dinler ve topluluklar, İstanbul’un tuhaf derecede melankolik özüne değiniyor.

Emanet / Coin Locker Girl / Han Jun-Hee
Han Jun-Hee’nin ilk yönetmenlik denemesi olan Emanet, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde Eleştirmenler Haftası bölümünde yaptı. Metro istasyonunda terk edilen bir bebeğin bir mafya örgütünün lideri olan kadın tarafından sahiplenilmesini ve kızın yıllar sonra kadının otoritesini ve yetiştirilişini sorgulamasını konu alan bu sert film Kore’de Bucheon Film Festivali ile İtalya’da Griffoni Film Festivali’nde ödüller kazandı.

Umudun Tarifi / An / Naomi Kawase
Geçen yıl Filmekimi’nde gösterilen Dingin Sular filmiyle hatırladığımız Japon yönetmen Naomi Kawase’nin yeni filmi Umudun Tarifi’nin çekimleri Japonya, Fransa, Almanya olmak üzere üç farklı ülkede yapıldı. Küçük bir fırın mutfağında “an” adı verilen fasulye ezmesinin Tokue adında yaşlı bir kadın tarafından yapılmasıyla başlayan bu hikâye, gün geçtikçe fırının sahibi Senataro ile Tokue arasında farklı dostluklara ve geçmişe yapılan yolcuklara kapısını aralıyor. 2015 Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünün açılışını yapan Umudun Tarifi, sunduğu eşsiz görüntüler ile izleyicilere farklı bir atmosfer yaşatıyor.

Küçük Kız Kardeşim / Our Little Sister / Hirokazu Kore-eda
Çağdaş Japon sinemasının ustası Kore-eda’nın son filmi Küçük Kız Kardeşim, Yoshida Akimi’nin aynı adlı çoksatar çizgi romanından uyarlanmış. Büyükannelerine ait bir evde oturan üç yetişkin kız kardeş, yıllardır görmedikleri babalarının cenazesinde onlu yaşlarındaki utangaç üvey kız kardeşleri Suzu’yla tanışırlar. Kızı çok sevip yanların alan kızkardeşler, ailelerine yeni katılan bu kızla gitgide yakınlaşırlar. Klasik Japon tarzını benimseyen bu sakin ve dokunaklı aile dramı, Cannes’da Altın Palmiye için yarışmıştı.

The Lobster / Yorgos Lanthimos
Köpek Dişi, Attenberg ve Alpler’de toplumsal kodları yıkarken izleyicinin aklını karıştıran Yunanlı yönetmen Yorgos Lanthimos’un ülkesi dışında çektiği ilk filmi The Lobster, sinemaseverleri distopik bir geleceğe götürüyor. Hollywood’un en parlak yıldızlarından Colin Farrell, Rachel Weisz, Ben Whishaw, Olivia Colman’ı oyuncu kadrosuna dahil eden The Lobster, dünya prömiyerini yaptığı Cannes Festivali’nden Jüri Ödülü ve Kuir Palmiye Özel Mansiyonu ile döndü. Film, bekâr olmanın yasadışı olduğu ve bu suçu işleyenlerin seçtikleri bir hayvana dönüştürüldüğü tuhaf, gerçeküstü, sıra dışı bir dünyada geçiyor.

El Club / The Club / Pablo Larrain
Berlin’de Büyük Jüri Ödülü alan El Club’un yönetmen koltuğunda Pablo Larrain oturuyor. Oscar’lı No, Altın Lale’li Tony Manero ve Post Mortem filmlerinden tanıdığımız Larrain, bu filmde Katolik Kilisesi’ne sert bir eleştiri yöneltiyor. Filmin başrolünde, Larrain’in önceki filmlerinde de birlikte çalıştığı Alfredo Castro rol alıyor. El Club, Şili’de bir sahil kasabasında işledikleri suçlar yüzünden Kilise’den uzaklaştırılmış bir grup rahibin günahlarıyla yüzleşmesini, karanlık bir atmosfer ve sakince açılan bir hikâye örgüsüyle anlatıyor. Çoğu eleştirmenin özellikle oyunculuk performanslarını övdüğü El Club için Larrain birçok eski kilise yetkilisi ve eski rahiple görüşmeler yapmış.

Mükemmel Bir Gün / A Perfect Day / Fernando León de Aranoa

Perfect_Day

 

Kadrosunda Benicio Del Toro, Tim Robbins, Olga Kurylenko gibi yıldız isimlerin yer aldığı Mükemmel Bir Gün, silahlı çatışmanın sürdüğü bir bölgede, bir su kuyusundan bir cesedi çıkarmaya çalışan insani yardım işçilerini konu eder. Savaşın ortasında kalan işçiler için, kobay fareler gibi çıkış yoktur sanki. Belirsizlik içinde tehlikenin tam ortasındaki işçiler, savaş içinde savaş yaşarlar: Mizah, dram, tehlike, umut… İlk kez Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen Mükemmel Bir Gün için yönetmen León de Aranoa şöyle diyor: “Bu filmin kaybedecek, durup düşünecek hiç vakti yok. Müzik olsaydı punk rock olurdu.”

Sakin Batı / Slow West / John Maclean
Sundance Film Festivali’nden Jüri Büyük Ödülü’yle dönen Sakin Batı’nın yönetmen koltuğunda, indie rock grubu Beta Band müzisyenlerinden John Maclean oturuyor. 19. Yüzyılın sonlarında, Vahşi Batı’da geçen filmde, sevdiği kadının peşinden Amerika’ya seyahat eden aristokrat bir İskoç ailesinin 16 yaşındaki genç oğulları, bölgenin zorlu şartlarında ona eşlik etmesi için gizemli ve güçlü bir gezginle anlaşır. Filmde, Hunger / Açlık, Shame / Utanç, X-Men ve Soysuzlar Çetesi’nden tanıdığımız çok yönlü oyuncu Michael Fassbender, genç yetenek Kodi Smith-McPhee ve Kara Şövalye Yükseliyor’dan hatırladığımız Ben Mendelsohn yer alıyor.

Knight of Cups / Terrence Malik

Terrence Malick’in Tree of Life / Hayat Ağacı ve To the Wonder / Aşkın İzleri’nin ardından çektiği Knight of Cups’ın ilk gösterimi Berlin Film Festivali’nde ana yarışmada yapıldı. Oyuncu kadrosunda Hollywood yıldızları Christian Bale, Cate Blanchett, Natalie Portman, Freida Pinto, Imogen Poots, Antonio Banderas’ın yer aldığı filmin ana karakteri Rick, Los Angeles’ta yaşayan, etrafında olup bitene anlam vermeye çalışan bir senaryo yazarıdır. Knight of Cups, kendini sisteme kaptırmış umutsuz bir adamın hikâyesini, nasıl ayartıldığını, şöhretini ve aşırılığı anlatıyor.

Güneş Tepedeyken / The High Sun / Dalibor Matanic
Yönetmen Dalibor Matanic’e Cannes’da Jüri Ödülü kazandıran ve Hırvatistan’ın Oscar adayı olan Güneş Tepedeyken, Yugoslavya iç savaşının üç ardışık döneminde aynı oyuncuların farklı karakterleri canlandırdığı üç imkânsız aşk hikâyesini anlatıyor. Farklı etnik kökenler ve savaşın birbirine yabancılaştırdığı karakterlerin öyküsü, 20 yıllık karşılıklı öfkenin ve geride bıraktığı izlerin bir özeti niteliğinde. Güneş Tepedeyken yakın tarihin belki de en karmaşık kimlik arayışının sınırlarını çiziyor.

Paulina / La Patota / Santiago Mitre
Cannes Film Festivali’nde Eleştirmenler Haftası bölümünde Büyük Ödül’e layık görülen Paulina’nın yönetmen koltuğunda Arjantinli yönetmen Santiago Mitre oturuyor. Aldığı ödülün yanı sıra bu yıl Cannes’ın en heyecan verici keşiflerinden olan Paulina, fedakâr ve idealist bir kadın öğretmenin Arjantin’in ücra bir bölgesinde başından geçen olayları anlatan; adalet, dirayet ve fedakârlık kavramlarının sınırlarını yoklayan, cesur bir siyasal gerilim. Paulina’nın oyuncu kadrosunda performansıyla büyük övgü toplayan Dolores Fonzi, Oscar Martinez ve Esteban Lamothe var

Annem / Mia Madre / My Mother / Nanni Moretti
Ferzan Özpetek filmlerinden Cahil Periler, Bir Ömür Yetmez, Şahane Misafir’den hatırladığımız İtalyan oyuncu Margherita Buy ile Amerikalı oyuncu ve yönetmen John Turturro’nun rol aldığı, Cannes’dan Ekümenik Jüri Ödülü’yle dönen Annem / Mia Madre’nin yönetmen koltuğunda ödüllü İtalyan yönetmen Nanni Moretti oturuyor. Film, varoluşsal bir krizin ortasında kalan yönetmen Margherita’nın ölümcül bir hastalıkla uğraşan annesi, huysuz başrol oyuncusu ve ergenlik çağındaki kızıyla baş etmeye çalışmasını izliyor. Nanni Moretti’nin The Guardian’a göre “samimi, hınzır ve akıl çelici” olan bu yarı-otobiyografik filmi, dramla mizahı ustaca harmanlıyor.

Babam / Babai / Visar Morina
Bu yıl Karlovy Vary ve Münih film festivallerinden En İyi Yönetmen ödülü kazanan Visar Morina, Kosova savaşı öncesinde hayatlarını sigara satarak geçindiren bir baba-oğulun hikayesini anlatıyor. Babam, farklı ülkelerde yapılan çekimleri, yönetmen Morina’nın kullandığı sinema dili ve başarılı hikâye anlatımı ile izleyiciden büyük beğeni topluyor. Kosova’nın Oscar adayı film, karmaşık bir düzen içinde aile olmanın önemini vurgulayan bir yapım.

Annemle Geçen Yaz / The Second Mother / Anna Muylaert
Saõ Paulo’da zengin bir evde hizmetçilik yapan Val, mükemmel kanepeler hazırlamaktan evin yeniyetme oğluna dadılık yapmaya kadar, işini son derece ciddiye almaktadır. 13 yıl önce kızını büyükannesi ile bırakıp iş bulmak için Sao Paulo’a gelen Val’in hırslı ve akıllı kızının tekrar hayatına girişiyle evin hassas dengeleri alt-üst olur. İnsanın içini ısıtan Annemle Geçen Yaz, Brezilya’da aile ve sınıf meselelerini yeni, çağdaş ve tempolu bir tarzda ele alıyor. Sundance’te başrollerindeki Regina Casé ve Camila Márdila’ya Jüri Oyunculuk Özel Ödülü kazandıran film, Berlin Panorama bölümünde de İzleyici Ödülü kazanmıştı.

Saul’un Oğlu / Son of Saul / Laszlo Nemes

Cannes’dan Büyük Ödül ve FIPRESCI dahil dört ödülle ayrılan Saul’un Oğlu / Son of Saul, Macar yönetmen Laszlo Nemes’in ilk uzun metraj denemesi. Kısa filmleriyle birçok festivalden ödüle layık görülen Nemes, ilk uzun metrajlı filminde izleyiciyi 1944 yılına, Auschwitz imha kampına götürüyor. Kampta Nazilerle işbirliği yapmaya zorlanan Yahudi mahkûmlardan Saul’un görevi, cesetleri yakmaktır. Bir gün, temizlediği imha fırınında, bir oğlan çocuğunun cesedini görür. O an olanaksız bir ödev üstlenir: Çocuğun cesedini yakılmaktan kurtaracak ve usulünce toprağa verecektir. Başrollerinde Geza Röhrig, Levente Molnar, Urs Rechen’in bulunduğu Saul’un Oğlu, Macaristan’ın 2016 Oscar adayı olarak açıklandı. Saul Ausländer rolünde ilk kez kamera önüne geçen Geza Röhrig, Macar bir yazar ve şair. 35 mm çekilen ve Cannes’da 35 mm kopyasından gösterilen Son of Saul kötülük kavramını benzersiz bir bakış açısıyla sorguluyor.

Aşk Vadisi / Valley of Love / Guillaume Nicloux
Fransa’nın en ünlü ve önemli oyuncularından Isabelle Huppert ile Gérard Depardieu, romancı, yönetmen ve oyuncu Guillaume Nicloux’nun son filminde 35 yıl sonra ilk kez yeniden bir araya geliyor. Huppert ve Dépardieu, kendi adlarını taşıyan, yıllar önce birbirlerinden ayrılmış, çok ünlü bir oyuncu çifti canlandırıyorlar. Filmde, intihar eden oğulları Michael’dan bir mektup alınca yıllar sonra yeniden buluşmayı kabul eden bu acılı çiftin hikâyesi anlatılıyor. Olağanüstü görselliğiyle dikkatleri çeken Aşk Vadisi, bu yıl Cannes’da dünya prömiyerini yaptı ve büyük ilgi topladı.

London Road / Rufus Norris
London Road, 2006 yılında Ipswich’te beş genç kadının canice öldürüldüğü ‘Suffolk Canisi’ cinayetlerinin yankılarını ve etkilerini ele alıyor. Alecky Blythe, mahalle sakinleriyle (yani bir nevi Küçük Britanya ile) yaklaşık 100 saatlik röportajlar yaptı; 2011’de de röportajda sarfedilen sözleri aynen kullanarak müziklerini Adam Cork’un bestelediği ve yine Rufus Norris tarafından sahneye konan bir müzikale dönüştürdü. Müzikalle aynı adı taşıyan beyazperde uyarlaması da aralarından birinin tutuklanmasıyla kendilerini bu trajik olayların tam merkezinde buluveren sıradan insanların hikâyesini müzikle ve kendi sözleriyle anlatıyor. Film ilk gösterimini San Sebastian ve Toronto ?lm festivallerinde yaptı.

Nahid / Ida Panahandeh
2015 Cannes Film Festivali’nde Gelecek Vaad Eden Film Ödülü’ne layık görülen Ida Panahandeh’in ilk uzun metrajlı filmi İran’daki boşanmış kadınların çocukların velayeti ve hülle nikâhı gibi sorunlarını ele alıyor. Bir yandan da Ortadoğu kültürünü, kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi de yansıtan Nahid, İran toplumundaki güçlü kadınların ortak hikâyesi. İranlı yeni nesil yönetmenlerin ödüllü yapıtlarına yepyeni bu örnek, başrolünde Bir Ayrılık filminden hatırladığımız Sareh Bayart dramatik performansıyla büyük övgü aldı.

Hazine / The Treasure / Corneliu Porumboiu
Bükreş’in Doğusu, Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma, Polis, Sıfat filmlerinin yönetmeni Corneliu Proumboiu’nun alaycı dramlarındaki sıradan kahramanlar, küçük bürokratlar ve Romanya’nın komünist geçmişinin uzun gölgelerini sevenler bu sevimli ve minimalist taşlamadan büyük keyif alacaklar. Hazine’nin ilham kaynağı, filmde Adrian’ı canlandıran Adrian Purcarescu’nun gerçek hazine arama hikâyesi. Romanya’da komünist dönem öncesi arka bahçelerine gömülmüş bir hazineyi bulmak için iki komşunun yaptığı iş birliğini konu alan film, karakterlerin motivasyonlarına karşın olayları ilerleyişinin gösterdiği farklılık ahlak anlayışı, devlet ve bürokrasi gibi birçok etkeni gözler önüne seriyor.

Arjantin / Zonda: Folclore Argentino / Carlos Saura
Kanlı Düğün, Tango, Iberia, Fadolar ve Flamenko, Flamenko gibi müzik ve dans filmlerinde bizi kendine hayran bırakan Carlos Saura, bu kez geleneksel Arjantin müziğinin yüreğini açan bir belgesel sunuyor. Arjantin’in farklı bölgelerinde çekilmiş görüntüler ve ülkenin en iyi müzisyenleri tarafından seslendirilen geleneksel şarkılar sayesinde Arjantin şiirsel, büyüleyici bir nitelik kazanıyor; hem kulaklara hem gözlere hitap ediyor.

Aşka Özgürlük / Freeheld / Peter Sollett

Peter Sollett’in Eylül ayında Toronto Film Festivali’nde prömiyer yapan son filmi Aşka Özgürlük, Laurel Hester ile Stacie Andree’nin gerçek aşk hikâyesiyle eşitlik, adalet ve medeni haklar mücadelesini anlatıyor.. Hem kişisel hem de siyasal bir mücadeleyi ele alan bu dokunaklı cesaret hikayesinin başrollerini Julianne Moore, Ellen Page, Michael Shannon, Steve Carell ve Josh Charles paylaşıyorlar.

Gençlik / Youth / La Giovinezza / Paolo Sorrentino

Youth-la-giovinezza

Paolo Sorrentino’nun, Oscar ödüllü Muhteşem Güzellik filminden sonra çektiği Gençlik, iki eski arkadaşın ilişkileri, gençlik anıları ve hayatlarını gözlerinden geçirmesini anlatıyor. Dünya prömiyerini Cannes’da yapan Gençlik, Sorrentino’nun farklı kamera açıları, çarpık yüzler, stilize görseller ve olağanüstü müzikler geçidiyle izleyiciye nefes kesici bir seyirlik sunuyor. Filmin başrollerini Oscar’lı aktör Michael Caine, 2006’da İstanbul Film Festivali’nde Sinema Onur Ödülü alan Harvey Keitel ve Rachel Weisz paylaşıyor.

Sessiz Çığlık / Louder Than Bombs / Joachim Trier
Tekrar ve Oslo, 31 Ağustos filmleriyle tanıdığımız Joachim Trier’in Cannes’da Altın Palmiye için yarışan son filmi Sessiz Çığlık etkileyici bir psikolojik dram. Üç yıl önce ölen ünlü fotoğrafçı Isabelle’in büyük oğlu Jonah, annesinin anısına düzenlenen bir sergiye katılmak için evine geri döner. Jonah, kardeşi Conrad ve babaları Gene yıllar sonra ilk kez aynı çatı altında zaman geçirecektir. Gene oğullarıyla yeniden yakınlaşmak istese de Isabelle’e karşı besledikleri karmaşık duygular ve farklı anıları durumu zorlaştıracaktır. Senaryosunu Trier ve Eskil Vogt’un ortaklaşa yazdığı Sessiz Çığlık, bir ailenin hayalleri, düş kırıklıkları ve sırlarının portresini çiziyor.

Yeni Ahit / The Brand New Testament / Jaco Van Dormael
Belçikalı oyun yazarı, senarist ve yönetmen Jaco Van Dormael’in 2009 tarihli filmi Bay Hiçkimse’den sonra çektiği ilk film olan bu gerçeküstü komedi, ilk kez Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterildi ve büyük beğeni topladı. Yeni Ahit filminin başrolünde Coco Before Channel filminde performans sergileyen Belçikjalı yönetmen, oyuncu ve komedyen Benoît Poelvoorde yer alıyor. Filmde Tanrı’nın Brüksel’de yaşadığı ve on yaşındaki kızı Ea ile arasındaki huzursuzluğun sıra dışı ve eğlenceli hikâyesine tanıklık ediyoruz.

Saltanatın Mezarlığı / Cemetery of Splendour / Apichatpong Weerasethakul
Altın Palmiye ödüllü Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives / Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor filminin yönetmeni ve 7. İstanbul Bienali sanatçılarından Apichatpong Weerasethakul’un yeni filmi Saltanatın Mezarlığı’nda da gerçeklik, fantastik öğeler, rüyalar, hayaletler ve bilinçaltı iç içe geçiyor. Oyuncu kadrosunda yönetmenin daha önce de beraber çalıştığı Jnejira Pongpas ve Banlop Lomnai’nin yer aldığı filmde Khon Kaen’da yaşayan orta yaşlı bir ev kadınının bir klinikte gizemli bir uyku hastalığına kapılan askerlerle ilgilenmesi konu alınıyor. Prömiyerini Cannes’da yapan filmde yönetmen Weerasethakul, yine çocukluk anılarından, ülkesi Tayland’ın acı olaylarla dolu geçmişinden ve ailesinden ilham alıyor.

Darmadağın / Disorder / Maryland / Alice Winocour
Genç Fransız yönetmen ve senarist Alice Winocour’un ikinci filmi Darmadağın, ilk kez Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış bölümünde izleyiciyle buluştu. Bu psikolojik gerilimin başrollerini, Diane Kruger ile bu yıl İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen Çılgın Kalabalıktan Uzak’ta izlediğimiz başarılı oyuncu Matthias Schoenaerts paylaşıyor. Filmde, eski bir paralı asker olan Vincent’ın Lübnanlı bir işadamının eşini ve çocuğunu korumak için işe alınması, Vincent’ın savaş travmasıyla paranoyaya kapılması ve sonrasında gelişen olaylar ele alınıyor. Bütün film, Vincent’ın bakış açısından izleniyor. Yönetmen Alice Winocour, aynı zamanda Deniz Gamze Ergüven’in ödüllü Mustang filminin senaristlerinden. Hitchcockvari bir gerilim olarak övgü toplayan filmde kamera tek bir bakış açısını izliyor. Winocour, filmin ilham kaynakları arasında Antonioni’nin filmleri, The Conversation (Coppola) ve Take Shelter (Jeff Nichols) filmlerini sayıyor.

Uzaktan / Desde Alla / Lozenzo Vigas
72. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’a layık görülen Uzaktan / Desde Alla Filmekimi programında. 50 yaşındaki bir adamın 17 yaşındaki bir gençle tanıştıktan sonra hayatındaki sonsuza kadar değişen hayatını konu alan film, Guillermo Arriaga’nın hikayesinden uyarlanıyor. Filmin yönetmen koltuğunda ilk yönetmenlik deneyimine imza atan Lorenzo Vigas bulunuyor. Filmin rollerini ise Alfredo Castro, Luis Silva ve Jericó Montilla paylaşıyor.

Dağlar Uzaklaştığında / Mountains May Depart / Jia Zhang-ke
Çinli yönetmen ve senarist Jia Zhang-ke’nin hem yönetmenliğini yaptığı hem de senaryosunu yazdığı filmi Dağlar Uzaklaştığında, ilk gösterimini Cannes Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Başrollerinde Tao Zhao, Yi Zhang ve Jing Dong Liang’ın olduğu film geçmişten günümüze ve geleceğe uzanıyor. 1999, 2014 ve 2025 yıllarında Çin ve Avustralya’da geçen film, parçalanan bir aile üzerinden kültürel değişim ve tüketici hırsının izlerini sürerek Çin’in ekonomik ve toplumsal dönüşümünü ele alıyor. Dağlar Uzaklaştığında’nın çekimlerine on yıl önce başlandı. Çin’in en önemli çağdaş yönetmenlerinden Jia Zhang-ke’nin bir önceki filmi, “yeni Çin’in” vahşi ve sert bir portresini çizen Günahın Dokunuşu, 2013 Filmekimi’nde gösterilmişti.

BİLETLER 19 EYLÜL CUMARTESİ SABAHI SATIŞTA
İstanbul’da Filmekimi biletleri, 19 Eylül Cumartesi günü 10.30’dan itibaren, Biletix satış noktaları, Biletix internet sitesi (biletix.com), Biletix çağrı merkezi (216 556 98 00) ile Atlas ve Rexx sinemalarında kurulacak gişelerden satın alınabilecek. 24-27 Eylül’de Kurban Bayramı dolayısıyla tüm gişeler kapalı olacak.
Filmekimi’nin Beyoğlu’nda Beyoğlu, Atlas sinemaları, Kadıköy Rexx Sineması’nın yanı sıra Ortaköy’de Feriye Sineması’nda yapılacak İstanbul ayağının biletleri hafta içi gündüz seanslarında (11.00, 13.30, 16.00) sadece 7 TL, hafta sonu gündüz seansları ve tüm 19.00 ve 21.30 seanslarında tam 17, indirimli 12 TL. Tüm 21.30 seansları 17 TL.
Lale Kart üyeleri için ön satış dönemi 16 Eylül’de başlıyor. Siyah ve Beyaz Lale Kart üyeleri 16 Eylül Çarşamba; Kırmızı ve Sarı Lale Kart üyeleri 17 Eylül Perşembe ve 18 Eylül Cuma günlerinde özel indirimlerle biletlerini alabilecek.

BİR BİLET ALANA İKİNCİ BİLET HEDİYE
14. Filmekimi’nin sponsoru Vodafone FreeZone, sinema kampanyasını bu yıl da sürdürecek. Vodafone FreeZone’lu sinemaseverler, Filmekimi’nde bir bilet aldıklarında aynı seans için bir bilet hediye kazanacaklar. Kampanyalı bilet satışları 19 Eylül gününden itibaren Filmekimi ana gişeleri ve biletix.com adresi üzerinden yapılacak. Kampanya koşulları hakkında ayrıntılı bilgi vodafonefreezone.com sitesinde yer alıyor.

TÜRKİYE’Yİ DOLAŞACAK
Filmekimi sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin farklı şehirlerinde de sinema ruhunu yaşatmaya devam edecek. 2011 yılından bu yana gittiği her şehirde büyük ilgi gören Filmekimi, bu yıl da Ankara, İzmir, Trabzon, Bursa ve Edirne’ye uğrayacak.
Filmekimi Ankara Büyülü Fener Kızılay Sineması’nda 2-4 Ekim’de; İzmir Karaca Sineması’nda 9-12 Ekim’de; Trabzon Atapark Avşar Sinemaları’nda 16-18 Ekim’de; Bursa Cinetech Korupark Sinemaları’nda 23-25 Ekim’de ve Edirne Cinemarine Sinemaları Margi Outlet’te 23-25 Ekim’de gerçekleşecek.

27 Mart2015Dünya Tiyatro Günü’ dünyanın çeşitli yerlerinde farklı etkinliklerle kutlanırken Devlet Tiyatroları da ücretsiz temsillerle seyircisini tiyatroyla buluşturacak.

tiyatro-sahnesi-dt

Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, ‘Dünya Tiyatro Günü’ nedeniyle 27 Mart Cuma günü temsil edeceği 29 değişik oyunu ücretsiz olarak sahneleyecek. Sanatseverler, Devlet Tiyatroları’nın 12 bölgesindeki 23 sahnesinde ve Gaziantep, Malatya, Çorum, Zonguldak, Denizli ve Ordu turne sahnelerinde ücretsiz temsilleri izleyebilecek. Biletler, Devlet Tiyatroları’nın gişelerinden ya da ilgili müdürlüklerden temin edilebilecek. Dünya Tiyatro Günü’nde Ankara Devlet Tiyatrosu ise, ‘Hedda Gabler’i Büyük Tiyatro Sahnesi’nde, ‘Sarı Naciye’yi Cüneyt Gökçer Sahnesi’nde, ‘Neşe, Dert, Aşk’ı Küçük Tiyatro’da, ‘Ramiz İle Jülide’yi Şinasi Sahnesi’nde, ‘Aklımdaki Kadınlar’ı Altındağ Tiyatro Sahnesi’nde, ‘Meraklısı İçin Öyle Bir Hikaye’yi Stüdyo Sahne’de ve ‘Nehir’i de Oda Tiyatrosu’nda ücretsiz olarak tiyatroseverlerle buluşturacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen Tasarım Bienali, unutulmaya yüz tutan meslekleri konu alan “Tekrarsız” belgesellerine de ev sahipliği yapıyor. 

2.tasarım-fuarı

-Unutulan meslekler, Tasarım Bienali’nde hayat buluyor  – “Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil” başlığıyla bu yıl ikinci kez düzenlenen Tasarım Bienali, unutulmaya yüz tutmuş meslekleri konu alan “Tekrarsız” belgesellerine ev sahipliği yapıyor. Ersa Mobilya’nın kültürel ve sosyal sorumluluk markası “Box in a Box Idea” tarafından hazırlanan belgeseller, 14 Aralık’a kadar Galata Özel Rum Okulu’nda ayrılan özel bölümde ve Ersa Box in a Box Idea Showroom’unda izlenebilir.

-İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen Tasarım Bienali, unutulmaya yüz tutan meslekleri konu alan “Tekrarsız” belgesellerine de ev sahipliği yapıyor.

Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil” başlığıyla düzenlenen ve 14 Aralık’a kadar devam edecek bienal, 53 projeye ve bienal süresince 6 hafta boyunca devam edecek paneller, söyleşiler, atölye çalışmaları, film gösterimleri gibi farklı etkinliklerle meraklılarını bekliyor.

Ersa Mobilya Genel Müdür Yardımcısı Yalçın Ata, bienalin temasını kendi tarihi ile birleştiren ERSA ve kültürel sosyal sorumluluk markaları “Box in a Box Idea” ile birlikte yeniden yorumlayarak firmanın 1958 yılında Sivas’ta metal atölyesinde su borularını bükerek koltuklar ürettiği zanaat yıllarına atıfta bulunan “Tekrarsız” serisini oluşturduklarını ifade etti.

Yalçın Ata, “Teknolojinin gelişmesiyle özellikle el işçiliği isteyen mesleklere olan ilgi kayboldu. Biz bu zanaat ve zanaatkarları bir şekilde yeniden gündeme getirmek ve el işçiliğini sanatla birleştirmek istedik ” dedi.

Belgeseller için Anadolu’nun dört bir yanını gezdiklerini ifade eden Yalçın Ata, belgeselde yer alan kimi sanatçının “son usta” olduğunu kaydetti.

Ata, döküm, çini, dokuma, çömlek, bakır işleme ve ahşap oyma sanatları için İstanbul, İznik, Göreme, Avanos, Gaziantep ve Sivas’ta çekimler yaptıklarını bildirerek, şunları söyledi:

“Hazırladığımız belgesellerde ustalarımız mesleklerini anlattı. Belgesellerde mesleklerin hepsine farklı isimler verdik. Döküm için ‘Kor’, çini için ‘Sır’, dokuma için ‘Düğüm’, çömlek için ‘Kil’, bakır işleme için ‘Kalay’ ve ahşap oyma için ‘Toz’ isimlerini kullandık. Belgesel gösterimimiz bienali bitiş tarihi 14 Aralık’a kadar izlenebilir.”

Yalçın Ata, belgesellerle ilgili hazırlanan fragmana ise www.youtube.com/watch?v=t9FhOsLcnG8 linkinden ulaşılabileceğini kaydetti.

 

Hazırlayan : Ercan Halıcı

 

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Selman Ada, sanatçıların TÜSAK ile ilgili kaygısını anlıyor ve ‘Dünyanın hiçbir ülkesinin hiçbir yöneticisi sanatı yok etmeye çalışmaz, en azından bu ülkede böyle bir şey yok’ diyor.

Kaynak :Al Jazeere

Selman_Ada

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Selman Ada, 20 yaşındayken dünyanın en genç opera orkestrası şefi olarak literatüre geçti. [Fotoğraf: Mehmet Zeki Öztürk – Al Jazeera]

Röportaj: Bedia Ceylan Güzelce

Röportaj           Bedia Ceylan Güzelce

Geçtiğimiz yaz, devletin sanat kurumlarının içerisinde köklü değişikliklerin başladığı bir yıl oldu. Önce sanat kurumlarının kapatılmasını öngören TÜSAK (Türkiye Sanat Kurumu) yasa tasarısı gündeme geldi ardından da üst kademede bir görev değişikliği gerçekleştirildi. İzmir, İstanbul, Mersin, Ankara, Antalya ve Samsun’da bulunan devlete bağlı altı opera ve bale kurumunun sorumluluğu el değiştirdi. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’ne Rengim Gökmen’in görevden alınmasıyla getirilen besteci ve piyanist Selman Ada, yeni sezon repertuvarının hangi duyarlılıklara göre şekilleneceğinden, TÜSAK yasa tasarısının yarattığı endişeye ilk kez soruları yanıtladı. Görevde kalacağı süre içerisinde kalıcı bir otağ sahnesi kurmayı hayal eden Ada, 2015 yaklaşırken Türkiye-Ermenistan dostluğuna vurgu yapan eserlerin sahnelenip sahnelenmeyeceğine, gelecek yıllarda 17 farklı Türkçe’de eserler üretilip üretilmeyeceğine dair Al Jazeera’nin sorularını yanıtladı.

Devlet Opera ve Balesi yeni ve tartışmalı bir döneme başladı, sizinle birlikte ne değişti ya da ne değişecek kurumda?

Selman_Ada_02

[Fotoğraf: Mehmet Zeki Öztürk – Al Jazeera

Bu yıl için hiçbir değişiklik olmayacak. Çünkü devlet opera ve baleleri dünyada eşi benzeri olmayan büyüklükte kurumlar bu açıdan ben veya bir başkasının bu kurumlara gelmesi ile öyle büyük değişiklikler olmaz. Ancak benim ve ekibimin izlerini 2015-2016 sezonunda biraz daha fazla göreceksiniz. 2014-2015 yüzde 90 ölçüsünde eski yönetimin yine çok saygıdeğer çalışmalarından oluşuyor. Çok ufak çapta bazı değişiklikler yapıyoruz. Ama onlar teknik sebeplerle yapılan değişiklikler.Devlet Opera ve Balesi’nin repertuvarı Temmuz ayında son halini alır. Siz de bu tarihte göreve geldiniz. Bu yılın repertuvarında herhangi bir tasarrufunuz oldu mu?

Müdahale gibi değil ancak bu yıl repertuvara benim soktuğum Vincenzo Bellini’nin ‘I Puritani’ operası bulunuyor. Bellini’nin daha önce hiç oynanmamış, önemli bir eserdir. Ocak bütçesi itibariyle, ortaya çıkan olanaklar dahilinde Samsun’da Maskeli Balo’yu yapabiliyoruz.

17 farklı Türkçe’de eserler sahnelenecek’

Selman Ada'nın bestelemiş olduğu Ali Baba ve Kırk Haramiler operası Ankara'da sahnelenmişti. [Devlet Opera ve Balesi arşivi]

Selman Ada’nın bestelemiş olduğu Ali Baba ve Kırk Haramiler operası Ankara’da sahnelenmişti.
[Devlet Opera ve Balesi arşivi]

Devlet Opera ve Balesi’nin yeni genel müdürü olarak, bugüne dek ihmal edilmiş ya da eksikliğini gördüğünüz ve yenilenmesi gerktiğini düşündüğünüz herhangi bir uygulama var mı?Eksikler demek doğru olmaz ancak bazı içeriksel eklemelerimiz olabilir. Genel olarak bizim rengimiz Türkçe eserlerin seslendirilmesi, sahnelenmesiyle ortaya çıkacak aslında. Türkçe eserler deyince 17 farklı Türkçe’yi düşünmeliyiz burada. Bu farklı Türkçeler arasında anlaşmak kolay olmayabilir ancak bunları anlaşılır şekilde rötuşlayarak Kırgız, Türkmen, Özbek, Azeri eserlerinin repertuvarlarda daha fazla yer bulacağını göreceksiniz. Ancak buna mukabil bizim de Türk bestecilerimizin eserlerinin o ülkelerde ilk defa belki de sahneleneceğini göreceğiz. Çünkü onlar tarafından bizim eserlerimiz hiç oynanmamış. Yani mütekabiliyet esasına dayalı olarak karşılıklı, dil ve kültür birliği üzerinden bir ortak proje yapmayı düşünüyorum.

2015 Türkiye’deki ve dünyanın dört bir yanındaki Ermeniler için önemli bir yıl. Bu bağlamda ‘dostluk’ ve ‘kültürlerin birliği’ başlığı altında başka projeleriniz olacak mı?

Selman Ada, AKM'nin yarattığı boşluğun büyük bir sanat külliyesi ile kapanacağını belirtiyor. [Fotoğraf: Mehmet Zeki Öztürk - Al Jazeera]

Selman Ada, AKM’nin yarattığı boşluğun büyük bir sanat külliyesi ile kapanacağını belirtiyor.
[Fotoğraf: Mehmet Zeki Öztürk – Al Jazeera]

Bakanlığımızın yürüttüğü bazı projeler var. Türk-Ermeni dostluğunu vurgulayan ve bu anlamda birtakım özellikleri olan projelerin çalışmasını da Sefer Yılmaz ile birlikte yürütüyoruz. Tabii ki şimdilik detay vermek için çok erken bu konular daha somut bir hal aldığında açıklayacağız. Ama bir Türkiye Ermenisi’nin yazdığı eserin, operanın Ermenice olarak ya da Türkçe olarak hem Türkiye’de hem de Ermenistan’da seslendirilmesini çok istiyoruz.‘Popülist olmayan popüler eserler sahneleyeceğiz’

İzlemesi ve takip etmesi zor bir sanat olarak bilinir opera ve bale. Operayı geniş kitlelerle nasıl buluşturacaksınız?

Ağır operalar diye bir kavram var. Bunlar izlenmesi ve anlaşılması en zor eserlerdir. Onlar bizim prestijimiz için mutlaka olacak ancak buna mukabil halkımıza daha sıcak gelebilecek, geniş kitlelere hitap edebilecek, sanat değerinden ödün vermeyen, popülist olmayan ancak popüler olan eserler sahneye koyacağız. Halkımız çok değerli ve operayla, baleyle bir sevgi bağı kurulsun istiyoruz. Repertuvarlarımızı yaparken kendi kültürümüzü mutlaka ön plana çıkarmayı düşünüyoruz. Bu ancak ve ancak turnelerle mümkün olabilir. Turneleri de daha evvelki anlayıştan farklı olarak, her ilimizle birlikte komşu illerini de temel almak kaydıyla sürdüreceğiz. Bu bize lojistik açıdan büyük bir tasarruf imkanı sağlıyor. Daha fazla temsil yapma olanağı getiriyor beraberinde. Aynı parayla on temsil yapacağınıza otuz temsil yapabilirsiniz bu suretle. Her il, çevresindeki illere de hizmet götürdüğü zaman Devlet Opera ve Balesi’nin ulaşacağı il sayısı 30’a çıkacak.

‘Otağ sahnesi kuracağız’

Devlet Opera ve Balesi kurulurken üç ilde daha müdürlükler açılması planlanıyordu, bununla ilgili bir çalışma var mı?

Fotoğraf: Mehmet Zeki Öztürk - Al Jazeera Selman Ada ile Ankara'daki Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü binasında bir araya geldik.

Fotoğraf: Mehmet Zeki Öztürk – Al Jazeera
Selman Ada ile Ankara’daki Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü binasında bir araya geldik.

İdealimiz daha evvelden öngörülen Van, Sivas ve Gaziantep operalarının açılmasıdır ancak bu henüz bir ideal halindedir. Eğer bunlar da imkan dahilinde açılabilirse biz 30 yerine 75 ile ulaşabilmiş olacağız. Geri kalanlara da turne yapmak suretiyle 81 ili her yıl opera ve bale ile halkımızı buluşturabileceğiz. Ayrıca benim tamamen kendi ürettiğim bir proje var ki bu da ekibim tarafından beğenildi, henüz görüşmelerini sürdürmekteyiz. Büyük bir otağ kurmayı düşünüyoruz. Tek bir tıra yüklenip, taşınabilen, içerisinde sahnesinin yanı sıra kaloriferi, havalandırması, tuvaleti, banyosu, fuayesi de olan büyük çadırlar bunlar. Türkiye’de gidilmesi çok zor olan yerler var. Bu tip yerlere bu tırı yani otağı göndererek yine halkımızı sanatla, operayla buluşturmayı planlıyorum. Ondan sonra halkımızın operayı sevip sevmediğini tartışalım. Ya da halkla operanın ilişkisini bu süreçten sonra sorgulayalım. Biz bu ilişkiyi sorgularken, üç beş yere gidip soru sorup, varsayımlar üzerinden fikir yürütme hakkına sahip değiliz.

‘Pek az sanatçı sanattan anlar’

Sizin sanat anlayışınıza göre, bir opera kurumunun repertuvarı neye göre hazırlanmalıdır, halkın duyarlılıkları önce mi gelir?

Sanat insanların beynine ve kalbine hitap eden bir hizmet alanıdır. Düşündürücüdür, incelticidir. Bizim halkımızın da çok sıcak olduğunu, en umulmadık yerde inanılmaz alkışları cömertçe sanatçılarına sunduğunu da söyleyebilirim. Yeter ki ortada ‘iyi’ bir iş olsun, insanlar bunu müthiş bir şekilde hissedebiliyor. Sanat hiçbir zaman en anlayanına göre yapılmaz, sanat her zaman hislenene göre yapılır. Ben bundan anlamıyorum demek doğru değil. O zaman da ben ‘Hangi sanatçı sanattan anlıyor?’ sorusunu sorarım. Dünyada pek az sanatçı sanattan anlar. Halk dediğiniz geniş kitleler sanattan anlamak zorunda değildir, siz onların hislerine hitap etmeye özen göstermek zorundasınız. Bunun da tek yolu, yaptığımız işin kalitesini düşürmemektir.

Sizin kendi besteleriniz ve eserleriniz de var, bunları sahneleyecek misiniz?

Görevim süresince pek sahnelemeyi düşünmüyorum, yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için. Belki bir yılbaşı konseri verebilirim ancak ona da henüz karar vermiş değilim.

TÜSAK tartışmaları

Devlete bağlı sanat kurumlarının kapatılmasını, sayısının azalmasını öngören TÜSAK adlı bir yasa tasarısı sık sık gündeme geliyor, devletin sanat kurumlarında küçülmeye gitmesi söz konusu mu?

Ben bu konuda pek konuşmayı tercih etmiyorum ancak birkaç öznel cümle söyleyebilirim. Dünyanın hiçbir ülkesinin hiçbir yöneticisi, sanatı yok etmeye çalışmaz, en azından bu ülkede böyle bir şey yok. Ben yakinen takipteyim. Algı yönetimi ya da algı sıkıntıları yaşanıyor olabilir. Bazı çevreler her şeyin yok olacağı üzerinden düşünüyor. Bir şeylerin yerine daha iyisi konabiliyorsa o zaman etraflıca düşünebiliriz. Her şeyin daha iyisini hak eden bu ülkede hangi dönem, hangi yönetim olursa olsun bu tip değişikliklere zaten gidecektir. Muhakkak en iyisini yapmak fikriyle bu işlere girişilir. Bizler de sanat kurumları için nasıl daha iyiyi, en iyiyi bulmak. Bu noktada herkes müsterih olsun. Beklemek, güven duymak gerekir. Beyhude sıkıntılara girmemeli kimse.

Sanatın sadece muhafazakâr, sadece liberal, sadece anarşist ya da sadece herhangi başka bir duyarlılığa hitap etmesi söz konusu mudur?

Sanat söz konusu olduğunda bu tip zeminleri tartışmaya gerek yoktur. Bunlar zamanla oluşur. Bakın, sanat bir toplumun aynasıdır, eğer Türkiye’de halkımızın büyük bir kısmı muhafazakârsa onun anlayışına uygun sanat da zaten ortaya çıkar, gelişir ve genişler. Başka şekilde de gelişir tabii ki, mesela avangardistler de vardır, bu da yasak değildir. Naif sanat da vardır. İsteyen istediği şekilde sanat eserini üretebilir. Bununla ilgili kimsenin bir dahli yoktur.

‘AKM kapanınca halk mutsuz oldu’

Atatürk Kültür Merkezi (AKM) yapıldığında İstanbul nüfusu 2,5 milyon civarındaydı, şu anda 20 milyona yaklaşıyor. AKM tek başına yetecek midir?

AKM büyük bir kitleye hitap ediyordu ve her akşam doluyordu. O birdenbire gidince, İstanbul Operası çok dar alanlara sıkıştı. Bu da hem sanatçılarda hem de halkta bir mutsuzluk oluşmasına sebep oldu. Yani halk bir alışkanlığı terk etmek zorunda kaldı. İstanbul’da muhakkak bir külliye mantığında, atölyeleri, sahneleri ve tüm etkinlik alanlarıyla bir opera-bale binası inşa edilmeli. Bu bir ihtiyaçtır. İzleyicinin opera ve bale ile bağını yeniden kurabilmek için bir bina yetmeyecek elbette. AKM’de iki salon vardır bir de cep tiyatrosu vardı. Biz tüm mekanları kullanıyorduk ve o dönemde yeterli oluyordu. Operanın ihtiyacını AKM karşılayabilir ama bale temsillerini belki başka bir yerde yapmak, hatta bunu Anadolu yakasına taşıyarak izleyiciyi de hareket ettirmek daha işlevsel olabilir. Maksat opera ve baleyi ayırmak değil tabii ki. Her iki kıtayı da değerlendirmek çok zenginleştirici olabilir.

 

WILO 2. Ulusal Fotoğraf Yarışması “Su, Dünyanın Her Karesinde…Sudaki İzler” Sergisi ile İz Bırakıyor…

Wilo-fotograf-yarismani

 

Suyun masalsı halleri, suya yazılan kareler ve anlar pompa sistemleri sektörünün lider markası WILO’nun 2. Ulusal Fotoğraf Yarışma’nda gerçeklik buluyor. “Su, Dünyanın Her Karesinde – Sudaki İzler” konulu yarışma için suyun peşine düşen objektiflerin yakaladığı eşsiz fotoğraflar, 28 Kasım’a kadar IFSAK’ta fotoğraf severlerin ziyaretine açık olacak.

WILO’nun, hayatın kaynağı olan suya ve dünyada azalan su kaynaklarının verimli kullanılmasına dikkat çekmek amacıyla düzenlediği, “WILO 2. Ulusal Fotoğraf Yarışması”nda dereceye girerek ödüllendirilen ve yarışmaya katılan fotoğraflar, düzenlenen sergide bir araya geldi. Suya iz bırakan anların kaydedildiği birbirinden etkileyici 27 fotoğraf karesinden oluşan sergi, İFSAK’ın Beyoğlu’nda bulunan sergi salonunda meraklıları ile buluşuyor.

“Su, Dünyanın Her Karesinde – Sudaki İzler” konulu yarışmaya, 533 fotoğrafçı, 1.954 eserle katıldı. Sualtı Fotoğraf Sanatçısı Alptekin Baloğlu, Fotoğraf Sanatçısı İbrahim Zaman, Fotoğraf Sanatçısı İzzet Keribar, İFSAK Yönetim Kurulu Başkanı Serkan Turaç ve WILO Pompa Sistemleri A.Ş.’den Melis Öner’den oluşan jüri, birbirinden başarılı eserler arasından titizlikle yaptığı değerlendirme sonucunda dereceye girenleri belirledi.

Bu yıl ikincisi yapılan fotoğraf yarışması ve sergi hakkında görüş bildiren WILO Pompa Sistemleri A.Ş. Genel Müdürü Ercüment Yalçın, “WILO olarak hayatın kaynağı olan suyun verimli kullanılması ve temiz kalması noktasında sorumluluklarımız olduğunu düşünüyoruz. WILO Ulusal Fotoğraf Yarışması, bu doğrultuda yaptığımız çalışmaların en önemlilerinden biri oldu. Yarışmanın fotoğraf dünyasına renk ve heyecan katan, geleneksel bir etkinlik haline gelmesini hedefliyoruz. İki yıldır gördüğümüz ilgiye bakılırsa, bu yolda önemli adımlar atıyoruz.” dedi.

Sergi, 28 Kasım tarihine kadar İFSAK’ın Beyoğlu’ndaki sergi salonunda fotoğraf tutkunlarının ziyaretine açık olacak.

 “Su, Dünyanın Her Karesinde – Sudaki İzler” Fotoğraf Sergisi

Bitiş Tarihi: 28 Kasım 2013

Yer: İFSAK Sergi Salonu

 

YARIŞMADA DERECEYE GİREN İSİMLER

 

“WILO 2. Ulusal Fotoğraf Yarışması”nda ödül, mansiyon ve sergileme alan isimler şöyle sıralandı:

Birincilik Ödülü: Gökalp Bilici (Konya)

İkincilik Ödülü: Ahmet Fatih Sönmez (Van)

Üçüncülük Ödülü: İsmet Danyeli (İzmir)

Özel Ödül: Mehmet Öztürk (Aydın)

Mansiyonlar: Kemal Özkılıç (Giresun)

Murat Aslankara (İstanbul)

Sezgin Güvel (Adana)

Sergilemeler:

Erdal Yavuzak (Yalova)

Sebahattin Özveren (İstanbul) (2 adet)

Galip Çetiner (Bursa)

Ali Haydar Ceylan (İzmit)

Serdar Ağır (İzmir)

Cihan Karaca (Aydın)

Egemen Ön (İstanbul)

Mehmet Ali Kıratlı (Gaziantep)

Şadiye Yaralı (Aydın)

Doğa Tuna Akarsu (İstanbul)

Ahmet Ertem (İstanbul)

Ahmet Turan Kural (İzmit)

Mustafa Yağcı (İstanbul)

Tufan Kartal (İstanbul)

Seyit Konyalı (Konya)

Zehra Çöplü (İstanbul)

Akın Acar (Antalya)

Gökalp Bilici (Konya)

Eyüp Karakuş (Mersin)

Karkamış kazılarında Babil Kralı Nebukadnezzar’ın dünyada örneği bulunmayan steli bulundu. Kazılarda Arabistanlı Lawrence’nin yaşadığı tahmin edilen evinde ise 300’ün üzerinde heykel ve mozaik bulundu.

arabistanlı_awrence

 

Suriye sınırındaki Gaziantep’in Karkamış İlçesi’nde kazı çalışmaları süren antik kentte, Kudüs’ü tahrip etmekle suçlanan, Tevrat ve İncil’de adı geçen Babil Kralı Nebukadnezzar’ın dünyada örneği bulunmayan steli bulundu. Kazılarda, Karkamış Kralı Katuva’nın sarayından heykeller, M.Ö. 800 yılından ilginç çivi yazılı tablet, 1911 ile 1914 yılları arasında Karkamış’ta çalışan Arabistanlı Lawrence’nin yaşadığı tahmin edilen evinde ise 300’ün üzerinde heykel ve mozaik ile Luvi Hiyeroglifli yazıt parçaları gün yüzüne çıkarıldı.

 LAWRENCE’NİN EVİNDE 300 HEYKEL

Bologna Üniversitesi’nden Doç. Dr. Nicolo Marchetti başkanlığında, Türk-İtalyan ekibi tarafından Türkiye-Suriye sınırında bulunan Karkamış Höyüğü’nün üçüncü sezon kazıları tamamlandı. Kazılarda yüzlerce önemli tarihi eser gün yüzüne çıkarılırken, kalıntılar arasında Milattan Önce 605 yılında Karkamış’ı ele geçiren ve Asya’nın bir bölümünde hüküm süren Babil Kralı Nebukadnezzar’a ait stel bulundu. Büyüklük oranında dünyada eşi bulunmadığı ifade edilen stelin Nebukadnezzar tarafından Asur ve Mısırlılara karşı kazandığı zaferin anısına yaptırdığı tahmin ediliyor. Kazı ekibi, ayrıca Karkamış Kralı Katuva’nın sarayından heykeller ile Milattan Önce 800 yılından kalan ilginç çivi yazılı tablete de ulaştı. 1911 ile 1914 yılları arasında Karkamış’ta çalışan Arabistanlı Lawrence’nin evinde yapılan kazılarda da 300’ün üzerinde heykel ve Luvi Hiyeroglifli yazıt parçası bulundu.

Kazı heyeti, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Meclis Salonu’nda çalışmalarla ilgili bilgi verdi. Kazı heyeti başkanı Bologna Üniversitesi’nden Doç. Dr. Nicolo Marchetti, bulunan stelin, Asur ve Mısırlılara karşı kazanılan zaferin anısına yaptırıldığını düşündüklerini söyledi.

Kazı heyeti başkanı Doç. Dr. Nicolo Marchetti’nin yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Hasan Peker ise bulunan eserlerin tarihe ışık tuttuğunu anlatarak, şunları kaydetti:

mezopotamya“Nebukadnezzar, yeni Babil döneminin en önemli kralıydı. Belgelerde sadece kendi yazdıkları yok. Babil Kralı Nebukadnezzar, Kudüs’ün ve tapınak bölgesinin tahrip edicisi. Bu, şu bilgiye götürüyor bizi: Tek tanrılı dinlerden çoğunun kitabında tanınan birisi. Tevrat ve İncil’de adı geçiyor. Dönemin iki büyük gücü, koalisyonu olan Asur ve Mısırlıları alt edecek kadar güçlü bir kralla karşı karşıyayız. Onlar da dönemin savaş makinesi. Bir başka savaş makinesi Babil’de bunu sona erdiriyor. Yani denge haliyle barışı getiriyor.”

Toplantıya katılan Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey de dünyanın ilk yazılı barış anlaşmasının burada yazıldığını ifade etti. Güzelbey, “Aradan geçen 4 bin yıla rağmen hala insanların birbirini yediği, kardeş kanının aktığı bölgede Kadeş Antlaşması’nın yapılmış olması bugün için çok ayrı bir önem arz etmektedir” dedi.

Heyetin kazı çalışmalarına ilkbaharda devam edeceği bildirildi.

Kampüste Caz kapsamında 4 -19 Kasım tarihleri arasında bir çok ildeki üniversite kampüslerinde konserler düzenlenecek

23-akbank-caz-kampuste-caz

23- Akbank Caz Festivali kapsanımda düzenlenen Kampüste Caz etkinlik serisi düzenlenecek.

Kampüste Caz kapsamında 4 -19 Kasım tarihleri arasında Koç Üniversitesi, Kayseri Erciyes Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Gaziantep Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi, Çukurova Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, ÖDTÜ, Bahçeşehir Üniversitesi, Anadolu Üniversitesi, Edirne Trakya Üniversitesi, Bursa Uludağ Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, Erzurum Atatürk Üniversitesi ve İstanbulTeknik Üniversitesinde konserler düzenlenecek.

Etkinlik programı şöyle:

Kayseri Erciyes Üniversitesi

4 Kasım, Pazartesi

Sabancı Kültür Sitesi

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Gaziantep Üniversitesi

5 Kasım, Salı

Atatürk Kültür Merkezi

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Adana Çukurova Üniversitesi

6 Kasım, Çarşamba

Mithat Özsan Amfisi

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Orta Doğu Teknik Üniversitesi

7 Kasım, Perşembe

ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi Kemal Kurdaş Salonu

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Eskişehir Anadolu Üniversitesi

8 Kasım, Cuma

Sinema Anadolu

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Erzurum Atatürk Üniversitesi

11 Kasım, Pazartesi

Kültür ve Gösteri Merkezi

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Karadeniz Teknik Üniversitesi

12 Kasım, Salı

Osman Turan Kültür ve Kongre Merkezi Hasan Turan Salonu

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi

13 Kasım, Çarşamba

Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi – Mavi Salon

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Ege Üniversitesi

14 Kasım, Perşembe

Prof. Dr. Yusuf Vardar – Mötbe- Kültür Merkezi

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Dokuz Eylül Üniversitesi

15 Kasım, Cuma

Eğitim Fakültesi Konferans Salonu

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Bursa Uludağ Üniversitesi

18 Kasım, Pazartesi

Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

Edirne Trakya Üniversitesi

19 Kasım, Salı

Devlet Konservatuvarı Sanat ve Eğitim Merkezi

18:00 Sean Nowell and The Kung-Fu Masters

 

PDF Olarak indirip okumak için lütfen  TIKLAYINIZ.

Festival, 10-12 Aralık’ta 10 ilde eşzamanlı yapılacak

AB Delegasyonu tarafından Türkiye’deki AB Üye Devlet temsilcilikleri ve kültür merkezleri ile işbirliği içerisinde düzenlenen 2012 AB İnsan Hakları Film Günleri 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde başlıyor. Festival, 10-12 Aralık tarihleri arasında Türkiye’nin on ilinde eşzamanlı olarak düzenlenecek.

Film-severler, öğrenciler, insan hakları aktivistleri ile AB ve Türk sineması ile ilgilenen herkes Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Kayseri, Eskişehir, Trabzon, Konya, Gaziantep ve Diyarbakır’da ücretsiz halka açık gösterilecek filmleri izlemeye davetlidir.

Avrupa Birliği, Avrupa’da ve dünya genelinde barış, uzlaşma, demokrasi ve insan haklarının ilerletilmesine yaptığı katkılardan ötürü 2012 Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştür. Ödül töreni 10 Aralık tarihinde Oslo’da gerçekleştirilecektir.
Ödül töreni münasebetiyle ve İnsan Hakları Günü’nün (10 Aralık) önemine istinaden 2012 “ABİnsan Hakları Film Günleri” 10–12 Aralık tarihleri arasında düzenlenecektir.
AB Delegasyonu tarafından Türkiye’deki AB Üye Devlet temsilcilikleri ve kültür merkezleri ile işbirliği içerisinde Türkiye genelinde on ilde düzenlenen 3 günlük halka açık Festival kapsamında, AB’ye üye 11 ülkeden 11 film gösterilecektir.
Bizim insan haklarımız, bizim bireysel haklarımız ve bizim insani deneyimimizi konu alan AB filmlerinin gösterileceği Festival, yaşamın tüm kesimlerinden izleyicileri düşündürmeyi, etkilemeyi ve onlara ilham vermeyi amaçlamaktadır. Bunlar millet, cinsiyet, yaş, cinsel tercih ya da etnik kökene bakılmaksızın hepimizi ilgilendiren konulardır.
Burada amaç kimlik, hoşgörü, saygı, haysiyet ve kültürler arası diyalog gibi çeşitli konulara ilişkin farkındalığın yaratılması ve basmakalıp düşüncülere meydan okunması için en iyi AB filmlerinin paylaşılmasıdır.
İyi seyirler!

AB İnsan Hakları Film Günleri Gösterim Programı:

10 Aralık, Pazartesi
12:30 Lotte ve Aytaşının Sırrı, ESTONYA
15:00 Denizdeki Adam, YUNANİSTAN
17:30 Islık Calmak İstersem Calarım, ROMANYA
19:30 Daha İyi Bir Dunyada, DANİMARKA

11 Aralık, Salı
12:30 Lotte ve Aytaşının Sırrı, ESTONYA
15:00 Kano, FRANSA
17:30 Sadece Ruzgar, MACARİSTAN
19:30 Cennetteki Copluk, ALMANYA

12 Aralık, Çarşamba
12:30 Umut Liman, FİNLANDİYA
15:00 Görünmez Adamlar, HOLLANDA
17:30 Adalar, İTALYA
19:30 Kuma, AVUSTURYA

Çocuklara yönelik “Lotte and the Moonstone Secret” dışındaki diğer filmler 15 yaş üstüne hitap etmektedir.. 

Film programları ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz:
www.avrupa.info.tr/hrfilmdays

Dünyaca ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say, Türkiye’nin farklı şehirlerinde gerçekleşecek konserlerinde dinleyicileri ile buluşmaya hazırlanıyor.

Fazıl Say‘ın Anadolu turu 25 Kasım’da Bursa’da gerçekleşecek resital ile başlayacak. Konserlerinin ilk etabında Trabzon, İzmir, Adana, Gaziantep ve Mersin şehirlerinde dinleyicileri ile buluşmaya hazırlanan Say, resitallerine 2013 yılında da devam edecek. Say konserlerde kendi eserlerinin yanı sıra Mozart, Beethoven ve Bach eserlerini de yorumlayacak.

Müzik eleştirmenlerinin ‘Kültürlerarası köprü kuran büyüleyici piyanist’ diye adlandırdığı Sayın eserleri, geçtiğimiz haftalarda 13. Uluslararası Antalya Piyano Festivali’nde seslendirildi. Aynı zamanda Say’ın eserleri, ‘Artist in Residence Haftası’ kapsamında daimi sanatçısı olduğu Frankfurt Radyosu Senfoni Orkestrası ile birlikte icra edildi.

Konserler:

25 Kasım 2012 Pazar // Saat 20.30 // Bursa Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi

1 Aralık 2012 Cumartesi // Saat 20.00 // Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi AKM

3 Aralık 2012 Pazartesi // Saat 20.30 // İzmit Süleyman Demirel Kültür Merkezi

23 Aralık 2012 Pazar // Saat 18.00 // Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu

24 Aralık 2012 Pazartesi // Saat 20.30 // Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu

25 Aralık 2012 Salı // Saat 20.30 // Gaziantep Dedeman Oteli

26 Aralık 2012 Çarşamba // Saat 20.30 // Mersin Kültür Merkezi

Kaynak : [-]

Cumhurbaşkanlığı, ödül töreninin daha sonra duyurulacak bir tarihte Cumhurbaşkanlığı Çankaya yerleşkesinde yapılacağını duyurdu.

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri bu yıl, eserlerinde gelenekle yeni arasında köprü rolü üstlendiği için Selim İleri’ye, Türk tarihini evrensel bir boyuta taşıması dolayısıyla Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu’na ve Klasik Türk ve Tasavvuf müziğini geniş kitlelere ulaştırması dolayısıyla Ahmet Hatipoğlu’na verildi. Türkiye’nin arkeoloji alanındaki zengin birikimini dünya mirasına sunulacak zenginlikte sergiledikleri için Zeugma Antik Kenti ve Müzesi de ödüle layık görüldü.

Cumhurbaşkanı Gül’ün, ödülün her yıl kültür ve sanatın farklı dallarında verilmesi talimatı verdiği belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi: ”Bu çerçevede, Değerlendirme Kurulu’nun önerisi üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız, 2012 yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’nin Türkiye’nin arkeoloji alanındaki zengin birikimini akademik dünya, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve yerel yönetimler işbirliği ile dünya mirasına sunulacak bir zenginlikte sergiledikleri için Zeugma Antik Kenti ve Müzesi’ne; edebiyat aşkını İstanbul tutkusuyla harmanlayıp kişisel anılarını şehrin geçmişiyle bir araya getirdiği eserlerinde gelenekle yeni arasında köprü rolü üstlendiği için Selim İleri’ye; güncel olayları zengin tarih birikimiyle yoğurup özgün bir tarih söylemi geliştirerek Türk tarihini evrensel bir boyuta taşıması dolayısıyla Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu’na; Klasik Türk ve Tasavvuf müziğini kendine özgü icra tarzlarıyla zenginleştirip geniş kitlelere ulaştırması dolayısıyla Ahmet Hatipoğlu’na verilmesini uygun görmüşlerdir.”

 Selim İleri: Sürpriz oldu

Ödülle ilgili Radikal ’e konuşan yazar Selim İleri, “Benim için gerçekten sürpriz oldu. Bu sene edebiyat çalışmaları alanında 45. yılımı doldurdum. Hatırlanmak, üstelik de Cumhurbaşkanlığı kurumu tarafından hatırlanmak, beni gerçekten sevindirdi. Bu ödülde zannediyorum benim geçmişteki edebiyatımıza daima bağlı kalışım, yitirdiğimiz yazarları hep anmak isteyişim de etkili oldu. Sürekli değişen bir toplumda bir köprü olmak iyi bir şey diye düşünüyorum. Bilerek yaptığım bir şey değildi, yapabildiysem ne mutlu” dedi.

‘Zeugma’ya verilen ödül sevinçleri artırdı’

Gaziantep Kültür Turizm Müdür Vekili Mehmet Aykanat, arkeoloji alanında 2012 yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülen Zeugma Antik Kenti ve Müzesi’nin sevinçlerini artırdığını söyledi. Aykanat, müzenin 3 ayda değerli 3 ödülle taçlandırıldığını belirtti.

Zeugma’nın 2012 yılı Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü almaya hak kazanmasıyla ilgili değerlendirmede bulunan Aykanat, “2012 yılı Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi’nin yılı oldu. Son 3 ayda çok değerli 3 ödülle müzemiz taçlandırıldı. Temmuz ayında ‘En iyi Kültür ve Turizm Yatırımı’ ödülü, Ekim ayı içerisinde dünyada önemli seyahat sitelerinden olan ‘TripAdvisor Mükemmellik’ ödülüne layık görüldü. Son olarak da ‘Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ ile sevincimiz ve övüncümüz katlandı.” diye konuştu.

Selim İleri kimdir?

30 Nisan 1949’da İstanbul’da doğdu. 1968’de Atatürk Lisesi’ni bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Öğrenimini yarıda bırakarak kendini tümüyle yazmaya verdi. İlk yazısı 1967’de Yeni Ufuklar dergisinde yayınlandı. Papirüs, Yeni Edebiyat, Yeni Dergi, Türk Dili, Türkiye Defteri, Milliyet Sanat, Gösteri gibi dergilerde yayınlanan yazılarıyla ünlendi. 1979’da Dünya gazetesinin sanat sayfasını yönetti. 1968’de yayınlanan ilk öykü kitabı “Cumartesi Yalnızlığı”nda sınırlı ilişkiler içinde sıkışan insaların yaşamlarını anlattı. “Pastırma Yazı” ve “Bir Denizin Eteklerinde” öykü kitaplarında uyarlı gençlerin tutkularını, sıkıntılı ilişkilerini, orta tabakadan insanların acılarını, yalnızlıklarını, kurtuluş arayışlarını anlattı. 1973’ten sonra romana yöneldi. “Her Gece Bodrum” romanıyla büyük başarı kazandı. İç konuşma tekniğini kullandığı bu romanda, toplumsal kargaşa içinde bunalıma düşen aydınların arayışlarını ve çıkmazlarını ele aldı. Roman ve öykülerinin yanısıra senaryolar, denemeler ve edebiyatla ilgili incelemeler de yazdı.

Hikayeleri:  Cumartesi Yalnızlığı, Bir Denizin Eteklerinde, Pastırma Yazı, Dostlukların Son Günü (1978 Sait Faik Hikaye Ödülü), Eski Defterlerde Solmuş Çiçekler, Fotoğrafı Sana Gönderiyorum, Kötülük.

Romanları: İlkgençlik Çağına Öyküler(Derleme), Yarın Yapayalnız, Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak, Hayal ve Istırap, Destan Gönüller, Her Gece Bodrum (1977 TDK Roman Ödülü), Ölüm İlişkileri, Bir Akşam Alacası, Cehennem Kraliçesi (1980), Yaşarken ve Ölürken, Saz Caz Düğün Varyete, Ölünceye Kadar Seninim, Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın, Allahasmarladık Cumhuriyet (Oyun), İstanbul Lâle İle Sümbül, Kafes, Anılar;Issız ve Yağmurlu, Daha Dün, Oburcuğun Edebiyat Kitabı, Evimizin Tek Istakozu, Rüyamdaki Sofralar, Yaşadığım İstanbul.

Şükrü Hanioğlu kimdir?

 İstanbul Üniversitesi Siyasi Bilimler Fakültesi mezunu. Tarık Zafer Tunaya’nın asistanı. “Bir Siyasal Düşünür Olarak dr. Abdullah Cevdet” başlıklı çalışmasıyla doktor, “Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Jöntürklük” başlıklı çalışmasıyla doçent oldu. “Young Turks in Opposition” ve “Preparation For a Revolution: The Young Turks” adlı çalışmaları Oxford Üniversitesi tarafından yayınladı. Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu, Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları bölüm başkanı olarak çalışmakta.

Kaynak :[-]