Şunun için etiket arşivi: duygusal

Bildiğiniz gibi sanatın pek çok dalında ciddi ve akademik eğitim veren kursumuzdan talepler doğrultusunda çocuk  drama eğitimlerinin yanı sıra “oyun grubu “ içinde gelen yoğun taleplere kayıtsız kalamadık ve 2-3 yaş aralığı oyun grubu oluşturmaya başladık. Çocuk gelişimi ve drama uzmanı eğitmenimizin denetim ve katkıları ile gerçekleştirilecek “oyun grubu” çalışmaları hakkında biraz bilgi vermenin  yararlı olacağına inanmaktayız.

 oyun grubu 2- 3 yaş

Bildiğini gibi; pek çok semtte farklı isim ve anlayışla oyun grupları faaliyet göstermektedir. Fakat gelen taleplerden de anlaşılacağı üzere velilerimiz bunların pek çoğundan memnun olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü drama ve çocuk psikolojisi ve çocuk gelişimi hakkında yeterli bilgi ve daha da önemlisi; yeterli deneyimi olmayan eğitmenler ile yapılan çalışmaların verimli olmadığı bir gerçektir.

Her şeyden önce “OYUN GRUBU” kavramı ile kastedilen çocukların sadece oyun oynamasını sağlamak değildir.

Unutulmamalıdır ki  oyun çocuklar için ciddi bir iştir. Çünkü çocuklar oyun oynarken hayatı tanır ve gerekli becerileri kazanırlar ve hayata hazırlanmaları, kişilik, motor hareketler, paylaşım v.b. pek çok konuda oyunun ciddiyetini anlamamıza yardımcı olabilir.

Çocuklar kendi yaşıtlarıyla birlikte olmaya ihtiyaç duyarlar.Şehir hayatında kendi sosyal alanlarını oluşturamayan çocuklar içine kapanık, utangaç,öz güveni eksik ya da bencil , saldırgan tutumlar sergileyen bireyler olmakla karşı karşıya kalmaktadırlar.

.Ailelerinden özellikle de annelerinden uzun süre ayrı kalmaları hayatlarını etkileyecek  olumsuz  izler bırakabilmektedir.Bu  sebeple okul adı altında 2-3 yaşlarında  ani kopuşlar  yaşamaları uygun değildir.Oyun grubu gerçekçi bir çözümdür.

Çünkü;

Oyun ve oyuncak çocukların yaşamı öğrenmesinde en önemli araçlardır. Yaş akranlarıyla birlikte oynayarak öğrenen çocuklar mutlu olurlar. Oyun grubu çocuğunuzun sağlıklı ve güvenli koşullarda, keşif yapmasına, deneyerek öğrenmesine yeni beceriler geliştirmesine olanak sağlar. Oyun gurupları sosyalleşme ve öğrenme sürecini beraber işler. Amaç sosyalleşme sürecinde ona yeni beceriler ve bilgiler kazandırmaktır.

Bebeğimiz hareketlenmeye başladığı, etrafındaki değişiklikleri algılamaya ve bu değişikliklere tepki vermeye başladığında aslında artık bir oyun gurubuna katılabilir demektir.
Oyun özellikle dil gelişiminin yeni geliştiği 1,5 yaş civarında çocukların sözel olarak anlatamadığı ihtiyaçlarını ifade etmesine imkân tanır. Yaşıtlarıyla zaman geçirmesi ve sosyalleşmesi adına iyi bir araçtır. İşbirliği ve sorumluluk duygularının gelişmesini sağlar. Bedensel ve ruhsal olarak biriken enerjinin en uygun şekilde boşaltılması sağlayan oyun aynı zamanda hamur, kil ve boya araçları sayesinde okul döneminde gerekli olan el kaslarının gelişmesine yardımcı olur.

Çocuklar, sosyal açıdan kabul görmeyen duygularını oyun esnasında özgürce ortaya koyabilirler. Böylece yaşanılan tüm gerilimler oyun sayesinde azalmış olur. Kısacası oyun, çocukların sosyal, bedensel ve ruhsal gelişimleri açısından sahip oldukları en doğal hazineleridir.

Oyun Grubunun Amacı;

oyun-grubu-bakırköy
Yukarıda da belirtildiği gibi; Oyun grubunun temel amacı; çocuğun tam zamanlı bir okul öncesi eğitimine hem ruhsal, hem de zihinsel açıdan en sağlıklı şekilde hazır olmasını sağlamaktır.

 Oyun Grubu ile yapılacak çalışmalar

1-Serbest etkinlik

2-çember zamanı

3-kurallı oyun

4-sanat etkinliğinden

oluşan programımız 2-3 yaş çocukların sosyal ve duygusal,zihinsel,fiziksel,dil gelişimlerini desteklemek  amacıyla oluşturulmuştur. Çocuk oyun grubunun ihtiyaçları doğrultusunda zaman zaman  Anneler etkinliklere katılırlar ve okul öncesi eğitim uzmanımızdan danışmanlık alabilirler.

Amacımız sağlıklı ve güvenli koşullarda çocuklara yaşıtlarıyla oynama fırsatı tanımak, sosyalleşme becerilerini arttırarak, sosyalleşme ve öğrenme sürecini beraber işlemektedir. 24 ile 35 ay aralığındaki gruplara özenle hazırlanmış bir eğitim-öğretim programı bulunmaktadır. Bu programda çocuğa yeni beceriler ve bilgiler kazandırmak, yeni kavramlar öğretmek, düşünme becerilerini geliştirmek ve motor gelişimlerini desteklemek genel hedeflerdir.

Oyun Grubunun Faydaları

» Çocuğunuz zeka gelişimi açısından gerekli olan değişik uyaranlarla dolu ortama gelir.
» Oyun grubu çocuğunuzun ortalama olarak 2 yaşında başlayan “Ben Çağı”nı destekler
» Güvenli geniş bir mekanda çok çeşitli oyun malzemeleri ile oynar.
» Çocuğunuz, oyun grubu içinde sosyal gelişimi için gerekli olan kendi yaşıtları ile beraber oynama imkanı bulur.
» Yeni arkadaşlar edinir, sahip olmayı, paylaşmayı, “hayır” demeyi, her istediğini alamamayı öğrenir.
» Oyun grubu belirli kurallara uyma açısından iyi bir başlangıçtır oluşturur.

Elbette zaman zaman  sanat ile ilgili minik dinletiler ve sanata yaklaştırma çalışmaları da yapılacak ve sanatın çocukların ruhuna yansıması ve duyguların gelişmesine de katkıda bulunulacaktır.

Sizleri ve çocukları da bekliyoruz. Sanat ile iç içe huzurlu bir ortamda çocuğunuzun gelişimine birlikte katkıda bulunmak için daha fazla gecikmeyin ve bizleri arayarak ders süre ve zamanı hakkında bilgi alabilirsiniz. Çocuğunuzun kişiliğini dolaysıyla geleceğini şimdiden planlayabilir, şehrin sıkışmış yaşantısı içersinde çocuğunuzun farkındalıklarını artırma yolunda bir adım daha önde olabilirsiniz.

Oyun grupları farklı zamanlarda farklı gruplarla olmaktadır. Arzu ederseniz çocuğunuzla birlikte misafirimiz olup ücretsiz tanışma dersine katılabilir, sanat dolu bir ortamda çayınızı kahvenizi yudumlayabilir, eğitmenimizle tanışabilirsiniz.

Cumartesi : 11:00 – 13:00 arası

Not: Hafta sonu grubunda kontenjan sınırlıdır.-Taleplere göre hafta içi gruplarda açılabilir.-

Bir telefon kadar yakınınızdayız. Adres ve telefon bilgilerimiz için TIKLAYINIZ.

YAZI:  Marcus Graf

30.000 yıllık geçmişinde sanat, birçok farklı rol geliştirdi. Toplum içerisinde, iletişim ve sihir aracı olmaktan, dekorasyon ve yatırım öğesi olmaya birçok farklı işlev elde etti. Bazıları zaman içerisinde daha güçsüzleşirken diğerleri daha da güçlendi. Örneğin din, çağdaş sanatta ikincil bir öneme sahipken, günümüzde sanatın finansal yönünün büyük bir anlamı vardır. Oysa ki sanatın en eski amaçlarından biri olan anı ve onun hafızasına güncel sanat üretimlerinde halen geniş bir biçimde verilmektedir.

Bu metinde çağdaş sanat ve çağdaş sanatçı için hafızanın kavramsal anlamını ele almak istemekteyim. Burada, kişisel öykülerin bireysel anıları ile ilgilenmek ve kollektif bellek ile resmi tarihin hafızasını gözden geçirmek arasında kısaca bir ayrım yapacağım.

Kişisel hafıza her zaman kişisel öyküler ile genel tarih arasına yerleşmiştir.  Bizler öncelikle, bir şeyleri onları olduğunu düşündüğümüz şekilde ya da onları deneyimlediğimizi varsaydığımız biçimde hatırlarız. Burada geçmişin zihnimizdeki imgeleri, dünün ve bugünün dünyası hakkında sahip olduğumuz duygu ve düşünceler ile içiçe geçmiştir.  Bu yüzden anılar, geçmişin ve günümüzün duygusal ve mantıki anlayışı ile karıştığından her zaman bulanıktır. Geçmişteki fikirlerimizin kavramsal çerçevesini oluşturduğundan günümüz, önemli bir rol oynar. Bunun yanı sıra hafıza, her zaman için zamanın sürekli akışının negatif etkisine maruz kalır.  Zihnimizdeki geçmişi temsil eden görsel imgeleri sürekli bir biçimde zayıflatan, zamanın yıkıcı gücü tarafından tehdit edilir. Bir olayın hatırası ile gerçek deneyim arasındaki zaman aralığı, şimdinin düşünce ve varsayımları tarafından istila edilmiş olan gerçeğin bir yansıması olana kadar giderek büyür. Ne kadar çok zaman geçerse, geçmişin zihnimizdeki imgesi de bir o kadar zayıflar. Sonunda, sonsuza kadar ortadan yok olabilir. Bu yüzden zaman hafızamızın en büyük düşmanıdır ve bu, dünyamızın hafızasına ilişkin kesinlik ya da tarafsızlığın var olamamasının sebebidir. Şu anımızın bir yanılsama olması gibi geçmişimiz de bir yalandır.

Bu, elbette herhangi bir toplumsal ya da genel hafızayı ve onun belleğini sorunsal hale getirmektedir.  Sayısız öyküler tek bir resmi tarihe sıkıştırıldığında, toplumun heterojenliği ve çoğulculuğu, her zaman için politik ideoloji ve milli çıkarlar karşısında  yenik düşmektedir.  Her ne kadar akademik ve bilimsel kanıtlar istense de, tarih anlatımının arada sırada düzeltilmesi ve yeniden yazılmasının nedeni budur. Bu, tarihin sayısız kişisel öyküden oluştuğunu söyleyen güncel tarih kanısının da sebebidir.

Bu parçalardan oluşmuş hafıza fikri, genel olarak günümüz sanatçıları tarafından kabul edilmekte ve hafızanın kesin bir bildiriminin var olmadığı çağdaş sanata geniş bir biçimde yansımaktadır. Aksi halde sanat bir propaganda olurdu. Sanatçının hafızası, hiçbir zaman toplumun aynası olarak işleyemez; aksi halde sanatçı bir demagog ve kendisinin geçmişe ait belleği, ideolojik bir doktrin haline gelir. Kabaca ayırmak gerekirse, sanatta hafıza konusuna yönelik iki çeşit yaklaşım bulunmaktadır. Nan Golding, Christian Boltanski, Wolfgang Tillmans ya da burada Türkiye’de; Taner Ceylan gibi bazı sanatçılar, sanatsal işlerinin başlangıç noktası olarak arkadaşlarının, alanların ve olayların hafızalarını kullanmaktadırlar. Bu eserlerde insanlar, belirli çevreler ve mekânlar olduğu kadar önemli eylemler ve durumlarda baskın çıkar ve parçaların kavramsal ana hatlarını oluşturur. Bu işlerdeki anımsama kanısı çoğunlukla parçalar halinde, öznel ve son derece kişiseldir. Örneğin, Nan Goldin’in fotoğraflarındaki öyküler, kendisinin kişisel yaşamın görsel kalıntılarıdır. Fotoğrafa yaklaşımı doğaçlamaya, şipşak estetiği ile dram ve ifadeye dayanmaktadır.

Her ne kadar son derece öznel olsalar da işleri o kadar belirli sosyal grup ve jenerasyonun belgesi haline gelir ki kişisel ve kollektif anımsama arasında bir bağlantı oluşur. Özellikle eserleri dünya çapında tanınmaya başladığından beri işleri, ayrıca sanat severlerin anımsamalarının bir parçası olmuştur, tam burada anımsama konusu alengirli bir hale gelir ve başka bir boyut kazanır. İzleyici fotoğrafları hatırlar ve böylece fotoğraflar onun anımsamasının bir parçası haline gelir. Gerçi, başka birinin hatırasının temsilinin hafızası olarak bu anımsama ne kadar gerçektir? Bir biçimde hafıza, hatıranın bir hatırası haline gelir. Bunun, aklında taşıyan kişi için nasıl bir anlamı olabilir? Bir başkasının gerçekliğinin fotoğrafla temsili gerçek bir değere sahip olabilir mi? Sanat işleri sanatçının belleğini, sanat ve estetiğin belirli fikirleri doğrultusunda biçim ve kavram olarak düzenlediği düşünme sürecinden doğan parçaları olduğundan, her zaman için belirli  bir seviyeye kadar sanatçının hafızasının görsel ürünleridir.  Sanatçının anılarını paylaşan izleyici için ise bu anımsama sürecini gözlemlemek edilgen bir süreçten çok aracılık sürecinden dolayıdır. Elbette tepki ve değerlendirme belirli bir seviyede entelektüel uğraşı gerektirse de işin hafıza üzerindeki asıl etkisi, iletişim kurulan deneyim olmasından dolayı görece daha düşüktür.

Ana konumuza geri dönmek gerekirse; Anselm Kiefer, IRWIN ya da Türkiye’den daha genç bir jenerasyona mensup Özlem Sulak gibi hafızayı, örneğin toplumsal, genel veya kolektif hafızayı, kendi kişisel yöntem ve stratejileri ile araştıran ikinci yaklaşıma bir bakalım. Bu sanatçıların eserleri tarihin genel olarak nasıl anlaşıldığı üzerine değil; aksine tarihin etkilerini kişisel yaşamlarında bireysel olarak nasıl deneyimledikleridir. Genellikle deneyimlenen gerçek ya da uydurulmuş kurgu hikayeleri genel tarih ile iç içe geçmişlerdir. Felix Gonzales Torres’in portre serisinde olduğu gibi kişisel hayatın hafızası, milli tarihin önemli olayları ile birbirine karışır. Bu sanatçılar için ortak hafıza yoktur ve geçmişin hiç bir anımsaması, insanların duygular, psödo-rasyonel göz önünde bulundurmalar ve sosyo-politik ilgiler temeline dayanan kararları tarafından etkilenmemiş değildir.

Gördüğünüz gibi kişisel ve toplumsal hafızaya yönelik iki sanat akımı da aynı stratejileri kullanmaktadır.  Çağdaş sanatçılar,  sonuçta hafızanın akışkan bir yapısını oluşturan sayısız öykü toplanırken sadece var olan kolektif bellekteki hafızanın bireysel gücünü iddia ederler. Sonuçta hafıza, sadece birlikte tasarladığımız şekilsel ve içeriksel parametreler uyarınca şekillenen bir kurgudur. Bu yüzden hafıza sadece öznel olabilir ve zamanın etkisinden dolayı değişebilir. Bu anlayış, anı anlatımının geleneksel katı yapılarındansa akışkan ve dinamik modellerini kabul eden günümüz sanat dünyasında bilinen bir gerçektir. Bu, belirli bir dereceye kadar, hayatın tüm belleği sadece tatlı yalanlarmış ve sanat hafıza yapılarımızdaki sahteliği ortaya çıkarmak, sadece onun kendi yanıltıcılığını ve aynı zamanda temsili varlığını sergilemek için en çekici biçimleri bulurmuş gibi görünmektedir. Sanki bir kör diğer bir köre karanlıkta yardım ederken çevrelerini kuşatan her nesnenin kafalarına ve dizlerine çarptığını görmelerine gülüyormuş gibi…

Kaynak : [-]

Bildiğiniz gibi Bakırköy’de pek çok ilkleri gerçekleştiren kursumuz M.E.B. Bağlı ilk resmi Çocuk Drama Eğitimini
Nar Sanat vermeye başlamıştır. Bu bağlamda eğitimlerimiz değişik yaş grupları için devam etmektedir.

Cumartesi ve Pazar günleri  4-9 yaş arası çocuklarımıza farklı saatlerde “Çocuk Drama Eğitimi” vermekteyiz. Eğitimler başlamasından buyana pek çok velimize drama eğitimi hakkında bilgi vermenin yanı sıra en bariz karşılaştığımız sorun Tiyatro ile dramanın karıştırılması ve dramanın etkisinin kısa sürede görüleceği inancı ile eğitimde dramayı kullanmanın faydaları konusudur. Bugünkü yazımızda bu konuları irdelemeye çalışacağız

drama çocuk bakırköy

Biliyoruz ki çocuklarımız hepimiz için çok önemli. Çocuklarımızın daha sosyal olması ve hayata hazırlanması için hepimiz bir çaba içersindeyiz.  Çocuğumuzun disipline ve ince bir ruh ile beden algısına farkındalığa sahip olmaları için pek çok  fedakarlıklar yapmaktayız. Çocuklarımızı herhangi bir sanat dalı ile ilgilenmesi yukarıda yazdığımız ve yazmadığımız pek çok sebepten dolayı elbette çok önemli. Sanatla ilgilenen her çocuğun elbette ilerleyen zaman içersinde sanatçı olması beklenemez. Süreç içerisinde çocuğun doğru yönlendirilmesi, iç disipline sahip olması ve eğitilmesi, çalışma ile gayretleri,yetenekleri, gözlemlenerek elbette meslek olarak da seçmesine yol açabilir.

Çocuk gelişiminin sacayaklarından biri olan sanat uğraşının yanı sıra göz ardı edilmemesi gereken konuların belkilide başında drama eğitimi gelmektedir.

Zaman zaman kurumumuza gelen telefonlar ve ziyaret eden velilerle konuştukça genel algının Tiyatro ve dramanın kavram olarak karıştırıldığını gözlemlemekteyiz. Pek çok yazımızda drama ve tiyatronun farklılığını vurguladık. Elbette drama ve tiyatro bir birinden faydalanmaktadır fakat asla aynı şey değildir.

Diğer bir algı hatası sadece belirli sorunları olan çocukların sosyal gelişimini sağlamak değildir. Elbette dramanın bu yaklaşımı göz ardı edilemez fakat çocuk gelişimi açısından drama her tip ve yapıdaki çocuk için aslında olmaz olmaz bir eğitim olup gelişimin ve iletişimin daha dengeli olmasını sağlar.

Günümüzde pek çok devlet okulunda darama eğitimi anlamında daha çok tiyatro eğitimi verilmektedir. Ne yazık ki pek çok veli bu eğitimi örneklem olarak göz öne almakta ve dramanın adeta sahneye çocuk oyunu koyma aracı olduğu kanısına varmaktadır. Yukarıda da yazdığımız üzere elbette her iki dal bir birinden faydalanmaktadır fakat kesinlikle aynı şey değildir. Bu yanılgıdan dolayı gerçek drama algısında deformasyonlar meydana gelmektedir. Ne yazık ki bu algıyı kırmakta zor olmaktadır. Okumak araştırmak yerine “drama” ile ilk tanıştıkları okullarda gördükleri hobi  eğitimi olarak verilen “sözde drama” adı altındaki eğitimin “tiyatro” olduğunu önce eğitmenlere anlatmakta fayda var.

Gerçek drama eğitiminde sonuçların bugünden yarına alınması beklenmemelidir. İnsanın sosyalleşmeyi ve iletişimi deneyimleyerek uygulamaya sokacağı ve denedikçe kalıcı olacağını bilmeliyiz. Nasıl ki uzun süreçler sonunda bir takım kişiliklerin kalıcı olması  beklenirse drama çalışmalarının çocuktaki yansımalarının sonuçlarını da birkaç ayı aşan sürelerin sonucunda öğrenilip kullanılır hale geleceğini bilmeliyiz.

Bir insanın , bireyin; çocuk sosyal davranışlarının kalıcılığı drama eğitimin süresinin uzunluğuyla orantılıdır denilebilir.Yani matematik biliminde  karşılaşılan problem bir formüle bağlı olarak çözülebilirken dramada farklı kişilikler, farklı algılar ve farklı aileler ile sosyal çevreler söz konusudur. Bugünden yarına çocukta değişinin hemen olması mümkün değildir.

Tüm bunları anlayabilmek için drama nedir sorusuna cevap aramak gerekir.

Drama Nedir?

En kabul gören tanıma göre drama; bir sözcüğü, bir kavramı, bir davranışı, bir tümceyi, bir fikri ya da yaşantıyı veya bir olayı, tiyatro tekniklerinden yararlanarak oyun ya da oyunlar geliştirerek canlandırmaktır. Yunancada anlamı hareket anlamına gelen “dran” eyleminden çekimlenmiştir. Çocuk Psikolojisi’nde ise drama, yaşamı, hayatı tanıtmak anlamına gelir.

Eğitim içinde drama

Öğrenme, eğitim etkinlikleri içindeki en önemli kavramdır. Bütün eğitimciler en etkili ve kalıcı öğrenme sürecinin ‘yaparak-yaşayarak öğrenme’ olduğu konusunda tartışmasız birleşmektedirler. Drama, ‘yaparak-yaşayarak öğrenme’ bakımından en etkili yöntemlerden biridir. Genel olarak konuyla ilgili olan eğitimci/sanatçı/uygulayıcıların birleştiği ve en basit anlatımla drama; bir düşünceyi beden diliyle, hareket ederek, devinimle anlatımdır. İçsel bir durumun, bir tasarımın, bir düşüncenin eyleme dönüşmesidir. Dramayla birey düşünür, plan yapar, organize eder ve düşüncesini eyleme dönüştürerek uygular. Bu süreçte de yaşantılar yoluyla yeni davranış ve duyguları öğrenir, deneyim sahibi olur. Böylece birey duygularını kontrol edebilme, değiştirebilme, düşüncelerini ifade edebilme, konuşarak iletişim kurabilme gibi yeteneklerini geliştirir.

 

DRAMA VE EĞİTİM

Eğitimde, ülkemizde en çok başvurulan yöntem öğretmenin anlatıp öğrenenlerin dinlediği bilinen klasik yöntemdir. Bu yöntem birçok konuda işe yaradığı gibi, birçok konuda ise yetersiz kalmaktadır. Özellikle dramanın konu edindiği iletişim, sosyal ilişkiler, duygu ve düşüncelerin ifadede edilmesi, empati kurabilme, düş gücünü geliştirme gibi konularda öğrenenlerde istendik yönde davranış değişikliği meydana getirmek hemen hemen mümkün değildir. Sosyal yaşam ve sosyal çevreyle ilgili bilgilerin çoğu da yaşantılar yoluyla edinilir. Günümüzde teknolojik gelişmeler nedeniyle bireyin sosyalleşme sürecinde aile, komşular, akrabalar vb. yakınların etkisi azalmıştır. Bu nedenle akrabalık ve komşuluk ilişkileri sırasında yaşantılar yoluyla edinilen bilgilerin bireye kazandırılması, yaşantılar yoluyla bireyde olumlu değişmeler sağlama yöntemi olan drama tekniğinin eğitimde uygulanması zorunluluk haline gelmiştir.

J.Jack Rousseau ile başlayıp, John Dewey, Johann Heinrich Pestalozzi ve Friedrich Froebel ile devam eden, Maria Montessori ile önce Avrupa’dan, Amerika’ya yayılan, daha sonra da dünyadaki başka ülkelerde etkisini sürdüren, çocuğun içsel potansiyelinin önemini ve bu potansiyelini özgür ve sevgi dolu çevresel koşullarda aktif yaşantıları sayesinde gelişebileceğini vurgulayan görüş, eğitimde drama tekniğinin temelindeki anlayışlardan biri olarak kabul edilebilir.

Bu görüşü vurgulayan Hohmann ve Weikart gibi çağdaş eğitimciler de çocuğun doğrudan doğruya kendi yaşadığı yaşantılar ile ilgili olarak çalışmasının ve düşünmesinin anlamlı olduğunu, başkalarının yaşadığı yada anlattıklarının değil, kendi yaşantılarının anlamlı bilgi sağlayabileceğini belirtmişlerdir. Anlamlı olan bilgi ise, davranışa yansır ve daha kalıcıdır.

Çocuklarla drama kuramcılarından Peter Slade ise drama uygulamalarının bir başka yönü olan, kendi hareketleri yolu ile yaşantı geçirmenin yanı sıra, konuşarak iletişimde bulunmanın önemini vurgulamıştır. Kendi hareketleri yoluyla algıladıkları konusunda konuşarak iletişimde bulunan çocuk, öğrenme ortamında bir “seyirci” değil, “aktif bir katılımcıdır” ve öğrenme bakımından avantajlı bir konumdadır.

Drama bir bakıma oyundur. Çocuk ve oyunun birbirine ne kadar çok yakışan iki olgu olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Çocuk, çevresiyle iletişim kurmaya başladığı andan itibaren oyun oynar ve bu oyunlar içinde hoşça vakit geçirip eğlenirken bir taraftan da hayatı tanır. Ancak drama da amaç çocuğu oyalamak, ona hoşça vakit geçirtmek, eğlendirmek değildir. Amaç söz konusu oyun sürecinde çocuğun kendini geliştirmesi bakımından yaşantılar yoluyla yeni öğrenimler kazanmasıdır. Bu bakımdan drama, özellikle örgün eğitim vermeyen SHÇEK bünyesindeki çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtları gibi kuruluşlarda uygulanabilirliği olan, çağdaş bir eğitim tekniğidir.

 

DRAMANIN YARARLARI

– Drama yönteminde bütün duyu organları etkin bir şekilde kullanıldığı için çocuğun dikkat, algılama, dinleme, konuşma, bedenini de kullanarak anlatma ve yorumlama gibi iletişim becerileri gelişir. Böylece çocuk kendini ve sorunlarını ifade edebilmeyi ve yorumlamayı öğrenir. Drama, çocuğun utangaçlık, çekingenlik vb. olumsuz duygulardan arınmasını sağlar.

– Drama oyun oynayarak yapıldığından soyut ve teorik olay ve kavramların anlaşılıp somutlaştırılmasına yardımcı olur. Böylece olaylar karmaşık bile olsa çocuk kolayca anlar ve yorumlar, çatışmalarla olumlu biçimde baş etmesini öğrenir.

– Çocuğun düş gücünü geliştirir ve zenginleştirir. Bilim ve teknolojideki buluşların, onları bulan kişilerin öncelikle düş güçlerinin bir ürünü olduğunu düşünürsek dramanın çocukların düş gücünü geliştirmesinin ne kadar önemli olduğu kolayca anlaşılacaktır. Ayrıca sanatın ve sanat eserlerinin oluşturulmasında da düş gücü olmazsa olmaz bir koşuldur. Drama, çocukların sanatçı ruh taşıyan bireyler olarak yetişmesinde de önemli rol oynar.

– Çocuklarda estetik duygusunun ve bilincinin gelişmesine katkıda bulunur. Böylece çocuk iyi, güzel, doğru gibi kavramları daha sağlıklı algılar ve yorumlar.

– Çocuğun eleştirel düşünme yeteneğinin gelişmesine katkıda bulunur. Çocuk, olaylara ve hayata eleştirel bir gözle bakmayı, yorumlamayı öğrenir. Böylece çocukta olay, olgu ve kavramları bir mantık süzgecinden geçirme yeteneği oluşur ve kendisine sunulan her şeyi olduğu gibi kabullenmeden araştırıcı olmaya yönelir.

– Drama çok önemli bir öğrenme yoludur. Drama arcılığıyla çocuk, olaylar ve durumları, bunların arasındaki bağlantıları kolayca öğrenebilir. Böylece çocuğun problem çözme yeteneği gelişir ve kendi ayakları üzerinde durabilme becerisi kazanır.

– Drama grupla yapılan bir etkinlik olduğundan çocuğun işbirliği yapma, sosyal ilişkiler, iletişim kurma gibi sosyal yönlerinin gelişmesine katkıda bulunur, çoğun sosyal gelişimini hızlandırır.

– Yapılan etkinlikler sırasında duygular da yansıtıldığından çocuğun duygusal gelişimini olumlu yönde etkiler ve gelişmesine katkıda bulunur. Çocuğun günlük sıkıntılardan kurtulup deşarj olmasını sağlar.

– Çocuk drama etkinlikleri içinde kendini ve çevresini, çevresindeki insanları daha iyi tanır. Böylece çocuğun empati kurma becerisi gelişir ve çevresindeki diğer bireyleri ve olayları anlaması kolaylaşır.

– Yapılan etkinlerde ele alınan konuların içeriği bakımından çocukta ahlaki, milli ve manevi değerlerin gelişmesi sağlanabilir.

– Dramanın öncelikli amacı çocukları eğlendirmek olmasa da, drama etkinliği sırasında çocuk eğlenir ve mutlu olur. Drama çocukları neşelendirir, umut ve iyimserlik duyguları yaratır.

– Drama çocukta iyi bir edebiyat deneyimi oluşturur. Ayrıca çocukta sanat eğilimlerini başlatır ve sanatı özellikle de tiyatroyu sevmesine katkıda bulunur.

– Drama yukarıda sayılan yararların hiçbirini sağlamasa en azından çocukları eğlendirir, hoşça vakit geçirmelerini sağlar

 

(1) Not: Cumartesi grupları dolu olup sadece  Pazar günleri bazı gruplar öğrenci kabul etmektedir.

 

Kaynakça : . Hasan ERDEM * Çocuk ve gençlere yönelik sosyal hizmet kuruluşlarında (yurt/yuva) alternatif bir grup çalışması: drama ve tiyatro

Yazan : Diren C.

Birinci, ikinci ve üçüncü bölümünü daha önce yayınladığımız (1.Bölümü , 2.Bölümü , 3.Bölüm okumak için Tıklayınız) yazımızın bugün üçüncü bölümü ile devam ediyoruz. İyi okumalar!

ÇALGI EĞİTİMİNDE KURUMLARIN EĞİTMEN DIŞINDA ÖĞRENCİ VE VELİYE YÖNETİMSEL YAKLAŞIMI VE ÖĞRENCİ İLE İLETİŞİMİNİN ÖNEMİ

Genel anlamda Kursların yanı sıra  Halk Eğitim merkezleri, çeşitli sanat  merkezleri, bazı dernekler ve cemiyetler ile özel derslerde  eğitim alanların oransal anlamda % 85  gibi bir oranı (Nar Sanat Eğitim Kursu kayıt istatistikleri 2009-2014 yılı arası) 5-18 yaş aralığındadır.

Nar Sanat

 

Bu  açıdan bakıldığında özellikle 4-9 yaş aralığında genel karar vericilerin % 80 (Nar Sanat Eğitim Kursu kayıt istatistikleri 2009-2014 yılı arası)  gibi bir oranının velilerin talep ve istekleri ile çocuklarının çalgı eğitimine yönlendirildiğidir. 10 yaş ve üzeri yaşın büyümesiyle bu oran ters şekilde işleyip yaş büyüdükçe kendi talepleri ile oluştuğu gözlemlenmektedir.

Dolaysıyla tüm bilimsel veriler ve araştırmalar örgün eğitim ile ilişkili olarak (Güzel sanatlar Lisesi, Konservatuvar, veya Müzik Öğretmenlikleri)   yapılmasından dolayı kurslar ve benzeri genel algının “Hobi” ile çerçevelenmesi adeta incelemeye değer bulunmamasına yol açmaktadır.  Oysa Müzik eğitiminin pek çok zaman temelinin atıldığı veya  başlangıcının yapıldığı yer kurslar veya kabul etmek gerekir ki bittiği yer kurslar.  Bundan dolayı kurslar hakkında bilimsel araştırmaların artması gerektiğine inanmaktayım.

Elbette yazının başından sonuna kadar incelenen durum ve saptamalar doğru ve önemli olmakla birlikte kursiyerin eğitim alanına karşı sempati beslemesi  gerekmektedir.

Bu durum kurs alanının fiziki koşulları, ortam derslik, konum ve öğretmenler dışında veli ve öğrencinin muhatap olacağı çalışanlar ve yönetim kadrosu da dahildir.

çalgı eğitimi

Verilen çağlı eğitiminin “Hobi” olması eğitimin önemini azaltmamakta hatta daha da artırmaktadır.  Çalgı eğitimi alanların genel olarak “Okul” kavramı içerisinde zaten bir eğitim alıyor olması ve bunu bir görev olarak kabul etmesi ve zamanının çoğunu zorunlu olarak okulda geçiriyor olması benzer havayı bulacağı bir kursta ne oranda çalgı öğrencisinin kursa devam ettiği kursa sempati duymasını sağlar bunu anlamak zor olmasa gerekir.

Örgün eğitimde olduğu gibi aşırı kurallar ve resmi havanın benzer şekilde çalgı kursunda olması, ulaşılamaz idari ve serkreterya;  çocuk açısından bir süre sonra itici gelmesinin yanı sıra “görev” haline dönüşüp çocuk ve genç için bunaltıcı sıkıcı ve rutine dönüşür ki bu da çalgı eğitiminde öğrencinin motivasyonunu düşürmektedir.

Kapalı kapılar ardında müdür, yönetici ve sekreterlik görevi ile yürütülen halk eğitim ve ya özel kolej ve ilköğretim okulları ile Liselerde verilen kurslarda başarının iyi organize olmuş bir kurstan daha düşük olma sebeplerinden biridir.

Kursların pek çoğunun amacı sadece kursiyerin devamlılığını parasal kaygılar ile sürdürmektedir. Oysa çocuğun/gencin isteyerek geleceği motivasyonunu yükselteceği bir idari ve görelik çağlı eğitiminde ilk adım olan kursların  dikkat etmesi gereken bir konudur.

Her derslik yeterli ferahlık ve eğitime uygun, elverişli bir ortam sağlamanın yanı sıra gerek dersliğin gerekse kurumun sanat ile yoğrulmuş ferah ve tetikleyici görselliği içermesi gerektiği göz ardı edilmemelidir.

çalgılar

SONUÇ

Çalgı  eğitiminde başarıya odaklanma yaklaşımı oldukça önemlidir. Amaç, insanları harekete geçiren ve  motivasyonunu arttıran önemli bir güdüdür. Çalgı eğitimi çalışmalarındaki temel amaç, başarı ihtiyacından kaynaklandığı takdirde, eğitimin hızını ve kalitesini olumlu biçimde etkileyecektir.

Çalgı eğitiminin ilke ve yaklaşımları doğrultusunda belirlenecek yeni yapılanmalarla, eğitimde nitelik arttırılabilir. Genel anlamda çalgı eğitiminin sorunları giderilerek, bu eğitime yeni bir boyut kazandırılabilir.

Çalgı eğitimcilerinin iyi yetiştirilmesi ve düzeylerine uygun eğitim ortamlarında hizmet vermeleri sağlanarak,  ülke genelinde eğitimin hızı ve niteliği arttırılabilir. Çalgı öğretmenlerinin sayıları çoğaltılarak, yurt genelinde görev yapma dağılımının oranlanması da eğitimdeki kalkınma açısından önemlidir. Eğitimde öğretmen  faktörünün önemi düşünüldüğünde; çalgı öğretmeninin teknik bilgisi, müzikalitesi ve öğretim yöntem ve  tekniklerindeki yeterliliği çalgı eğitiminin kalitesini büyük ölçüde belirlemektedir.

Düzgün yapılan ve bireylere çalgı eğitiminin temel davranışlarının kazandırıldığı yaygın eğitim

uygulamalarıyla, sosyo-kültürel gelişime katkı sağlanabilir. İyi yapılan ve sergilenen örnek uygulamaların, başkalarına da örnek teşkil edeceği unutulmamalıdır. Bu bağlamda çalgı eğitimin her ortamdaki niteliğinin arttırılmasının gereği anlaşılmaktadır. Çalgı eğitimi aracılığıyla dengeli, sağlıklı ve kültürlü bireyler  yetiştirilmesi bakımından da nitelikli yapılan eğitimin önemi yadsınamaz. Mesleki  çalgı eğitimi ortamlarında yetişenlerin gelecek kaygısının giderilmesinin, eğitime yönelimde ve işine sahip çıkmada olumlu katkı sağlayacağı düşünülebilir. Var olan ya da yeni kurulacak müzik topluluklarına girebilme hedefi ve öğrenciyken bu şekilde motivasyon kurulması, mutlaka eğitimdeki istekliliği ve verimliliği yükseltecektir. Dolayısıyla uzun ve külfetli bir eğitimden geçen sanatçı gençlerin önünün açılması için, ilgili birey, kurum ve kuruluşlara görevler  düştüğü vurgulanabilir.

ÖNERİLER

  • Çalgı eğitimi, örgün ve yaygın eğitimde aynı derecede önemsenmeli, öğretimde nitelik ön planda tutulmalıdır.
  • Çalgı eğitimi ve öğretimi sırasında, öğrenci kazanımları öğretmenlerce önemsenmeli, her dersin hedefleri  önceden saptanmalı, planlanmalı ve yürütülmelidir.
  • Çalgı eğitiminde öğrencilere bilişsel, duyuşsal ve psikomotor becerilerin planlı ve aşamalı olarak kazandırılması hedeflendirilmeli ve sonuçlar yakından gözlemlenmelidir.
  • Çalgı eğitiminde yaparak ve yaşayarak ilkesi benimsenmeli, derslerde öğretmen-öğrenci denemeleriyle eğitim öğretim canlı tutulmalı, kazanımlar iyi değerlendirilmelidir.
  • Çalgı eğitimcileri, materyal bulma ve oluşturma konusunda öğrencilerine destek olmalı ve kendi materyallerini gerekirse onlarla paylaşmalıdırlar.
  • Eğitimde emeklerin boşa gitmemesi açısından, Çalgı eğitiminin disiplin ve çalışma gerektiren bir eğitim olduğu  bilinmeli, fakat bunun dozu eğitimcilerce iyi ayarlanmalıdır.
  • Özellikle amatörce yapılan çalgı eğitiminde, öğrencilerin beğenileri de dikkate alınmalı, zevk eğitimi aracılığıyla duygusal eğitimlerine katkı saylanmalıdır.
  • Çalgı eğitimcileri, kendilerini geliştirici ortamlardan yararlanmalı, bilgilerini başkalarına aktarmalı, kendileri  gibi uzman kişilerle de bilgi paylaşımı içerisinde olmalıdırlar.
  • Kurs içinde ve kurs dışında gerçekleştirilecek konserlerle çalgı  eğitimine nitelik ve hız kazandırılmalıdır.
  • Çalgı çalışmalarıyla dikkat çeken ve hızlı gelişme kaydeden öğrencilerin hedeflerine ulaşmalarına katkıda bulunmak amacıyla, teşvik edilmeleri ve desteklenmeleri gerekmektedir.
  • Çalgı konusunda kariyer yapma amacı taşıyan ve solist (Çalgı)  olabilecek belirtileri gösteren çalgı öğrencilerinin, ulusal ve uluslar arası yarışmalara hazırlanmalarına ve katılmalarına yardımcı olunmalı, destek sağlanmalıdır.
  • Farklı amaçlarla işlevlerini sürdürmekte olan müzik ağırlıklı kurslarda görev yapacak çalgı eğitimcilerinin, o kursun yapısına uygun niteliklere sahip olması mutlaka önemsenmelidir.
  • Eğitimcinin yeterli eğitim ve deneyime sahip olması ve işini seviyor olması konusunda azami dikkat gösterilmesi gerekmektedir.
  • Yaratıcı yeteneği olan çalgı eğitimcileri tarafından kurslara yönelik yeni etüt ve eserler yazılarak, çalgı literatürüne katkı  sağlanmalıdır.
  • Çalgı eğitiminde, gerektiğinde öğrenciye göre program yaklaşımı uygulanmalıdır. Yavaş gelişme gösterenlerden hemen vazgeçilmemeli, hızlı gelişme gösterenlerin de hızı kesilmemelidir.
  • İleride müzik piyasasında varlık gösterebileceği ve daha çok ilerleme ihtimali olan çalgı öğrencilerine, uygun alt yapı hazırlayarak görev ve olanaklar sunulmalıdır.
  • Çalgı eğitiminde ulusal ve uluslar arası eğitim ve öğretim yaklaşımı ihmal edilmemeli, bu doğrultuda eğitim  sürdürülmelidir

 

 

Kaynak : 

*Ağırlıklı Kaynak : Doç. Dr. Mustafa Uslu, MÜ., Atatürk Eğitim Fakültesi,Eğitim ve Öğretim Araştırmaları Dergisi , Nitelikli Keman Eğitimine Yönelik Yaklaşımlar. (1998). Türkiye’de Çalgı Eğitiminin Yaygınlaştırılması ve Geliştirilmesi. Yayımlanmamış doktora tezi, Marmara  Üniversitesi, İstanbul

*Öztosun, Ö. ve Barış,. D.A., Bireysel Çalgı Eğitimi I (Keman) Dersi Hedefl erinin Gerçekleştirme Düzeylerinin Belirlenmesi (A.İ.B.Ü. Örneği), 1924-2004 Musiki Muallim Mektebinden Günümüze Müzik Öğretmeni Yetiştirme Sempozyumu . Bildirisi, S.D.Ü., 7-10 Nisan 2004, Isparta

* Günay, E. ve Uçan, A. (1980). Çevreden evrene keman eğitimi 1. Ankara: Yeni  dağarcık, s. 8.

* Yıldırım, K. (2010). Kodaly Yönteminin İlköğretim Öğrencilerinin Keman Çalma Becerisi Üzerindeki Etkileri. Batı Anadolu . Eğitim Bilimleri Dergisi (BAED), 1(2), s.140-149.

 

D.CANN

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nca (İKSV) düzenlenen 33. İstanbul Film Festivali, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’ndaki açılış töreniyle başladı.

istanbul-film-festivali-2014

Sunuculuğunu Meltem Cumbul’un üstlendiği açılış töreninde, festival için özel olarak hazırlanan tanıtım filminin gösterimi yapıldı. Törende ayrıca, başta 10 yıldır festivalin sponsorluğunu üstlenen Akbank olmak üzere festivalin gerçekleştirilmesine katkıda bulunan kurum ve kuruluşlara teşekkür edildi.

Festival bölümlerinin tanıtıldığı açılış töreninde ilk olarak, Türkiye’de sinemanın 100. yılına özel olarak hazırlanan “Bu İkiliye Dikkat” bölümü sunuldu. Ardından festivalin Altın Lale Uluslararası ve Ulusal Yarışma filmleriyle FACE Sinemada İnsan Hakları Ödülü için yarışacak filmler takdim edildi.

Törende, Alain Resnais ve Tuncel Kurtiz gibi geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren sinema dünyasının unutulmaz isimleri anıldıktan sonra festivalin “Sinema Onur Ödülleri”, Türk sinemasına yıllar boyu emek vermiş 6 değerli isme sunuldu.

33-istanbul-film-festivali-2014_cinema_film_fest_turkey

Festivalin ilk Onur Ödülü, tiyatro ve edebiyat alanında verdiği eserlerin yanı sıra Düttürü Dünya, Çöpçüler Kralı, Hababam Sınıfı, Postacı, Kapıcılar Kralı gibi birçok filmin senaryosuna imza atan, Türkiye sinemasına yıllar boyu emek vermiş senarist Umur Bugay’a verildi. Ödülü, Bugay’ın yıllar boyu senaristliğini üstlendiği Yazlıkçılar ve Bizimkiler dizilerinin oyuncularından Meral Çetinkaya takdim etti.

Yılmaz Güney’in menajeri olarak başladığı sinema kariyerinde kısa sürede Türkiye sinemasının en başarılı yapımcılarından biri olarak önemli işlere imza atan, Yılmaz Güney ile birlikte kurucusu olduğu Güney Film’in ardından Umut Film’i kuran, Yılanı Öldürseler, Muhsin Bey, Umut gibi birçok filmin efsane yapımcısı Abdurrahman Keskiner’e ödülünü, başarılı oyuncu Menderes Samancılar verdi.

Festivalin üçüncü Onur Ödülü ise Cazibe Hanımın Gündüz Düşleri, Fazilet, Rumuz: Goncagül ve Mum Kokulu Kadınlar gibi filmleriyle hafızalarda yer etmiş yönetmen, senarist ve yapımcı İrfan Tözüm’e verildi. Ödülü, Tözüm’ün İkili Oyunlar filminde birlikte çalıştığı tiyatro ve sinema oyuncusu Zeliha Berksoy takdim etti. İrfan Tözüm adına ödülünü, eşi Melike Tözüm aldı.

Başta Sezen Aksu, Nil Burak, Onno Tunç, Ajda Pekkan ve Melike Demirağ olmak üzere, çok sayıda müzisyenle çalışmış, Fahriye Abla, Muhsin Bey, Anayurt Oteli, Arabesk, Ağır Roman ve Teyzem gibi filmlere besteleriyle hayat veren Attila Özdemiroğlu’na Sinema Onur Ödülü’nü, uzun yıllar birlikte çalıştığı Melike Demirağ takdim etti.

16 yaşında başladığı sinema serüvenine, Türk sinemasının “altın çağı” olarak kabul edilen 60’larda, yılda 24 film gibi rekor bir sayıyla devam eden; Yılmaz Güney’den Halit Refiğ’e, Atıf Yılmaz’dan Metin Erksan’a, Ömer Kavur’dan Feyzi Tuna’ya, Türk sinemasının usta yönetmenlerin neredeyse hepsiyle çalışmış ünlü oyuncu Sevda Ferdağ’ın ödülünü, yazar Selim İleri verdi.

Festivalin son Onur Ödülü, Türk sinemasının vazgeçilmez karakter oyuncularından, 200’e yakın filmde rol almış, Namus Uğruna’nın yakışıklı delikanlısından, Hanım’ın duygusal kaptanına, Güle Güle’nin Celal’ine birbirinden farklı rollerde aynı ustalığı sergileyen oyuncu Eşref Kolçak’a takdim edildi. Kolçak’a ödülünü, Güle Güle filmindeki rol arkadaşı, usta oyuncu Yıldız Kenter takdim etti.

Açılış töreninin ardından 33. İstanbul Film Festivali, ünlü İngiliz yönetmen Stephen Frears’ın, başrollerini Steve Coogan ve Judi Dench’in paylaştığı, birçok dalda Oscar adayı olan son filmi Philomena / Umudun Peşinde’nin gösterimiyle başladı.

İstanbul’da 16 gün sinema var

Bugün gerçekleştirilecek ilk gösterimlerle başlayacak 33. İstanbul Film Festivali, 20 Nisan’a kadar Beyoğlu Atlas, Beyoğlu Beyoğlu, Pera Müzesi, İstanbul Modern, Citylife City’s, Ortaköy Feriye ve Kadıköy Rexx olmak üzere 8 salonda izleyicilerle buluşacak.

Festival, sinemaseverlere 20’nin üzerinde bölümde 200’ü aşkın filmin yanı sıra usta sinemacıların katılacağı söyleşiler, atölye çalışmaları ve sinema dersleriyle dolu dolu iki hafta yaşatacak.

!f İstanbul’un merakla beklenen yarışması Keş!f’in “ilham veren” yönetmeni belli oldu.

mahi-va-gorbeh

Mahi va Gorbeh / Balık ve Kedi

Tek plandan oluşan Fish&Cat/Balık ve Kedi’nin İranlı yönetmeni Shahram Mokri, Keş!f jürisinin ve SİYAD jürisinin ortak seçimi oldu!

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenen 13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, dün gece Unter’de yapılan ödül töreniyle sona erdi. Ceylan Özçelik’in sunuculuğunu yaptığı gecede Keş!f Yarışması Ödülleri ve Türkiye’den Kısalar İzleyici Ödülleri sahiplerini buldu.

Keş!f Ödülü İranlı yönetmenin

Sinema dünyasından usta isimlerin “sinemada cesur hikâye anlatımı ve biçimsel arayış” kriterlerini gözeterek, en çok “İlham Veren Yönetmen”i seçtikleri Uluslararası Keş!f Yarışması’nda bu yıl ABD, Almanya,Fransa, Fas, Irak, İngiltere, İran, İsviçre, Nepal, Norveç, Sırbistan ve Türkiye’den toplam 9 film yarıştı.

Mehmet Günsür, Michael Hausman, Dennis Lim, Philippe Falardeau ve Christoph Terhechte’den kurulu Keş!f Jürisi, Fish & Cat/Balık ve Kedi’nin yönetmeni Shahram Mokri’yi “yılın ilham veren yönetmeni” seçti ve Mokri 15 bin dolar değerindeki ödülün sahibi oldu. Jüri adına ödül gerekçesini okuyan Mehmet Günsür; “Tek çekim halinde yaratılan, bizi hem entelektüel hem de duygusal olarak etkileyen, sonuna kadar soluksuz izlenen ustalıklı üslubuyla bir kuşağın sıkışmışlığını büyük bir yaratıcılıkla gözler önüne sermesiyle Keş!f Ödülü’nü Balık ve Kedi’ye veriyoruz” dedi.

SİYAD da Balık ve Kedi dedi

if istanbulBurçin Yalçın, Cem Altınsaray ve Müge Turan’dan oluşan Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) jürisinin seçimi de Balık ve Kedi’den yana oldu.

SİYAD jürisi adına gerekçeyi okuyan Müge Turan şunları söyledi: “SİYAD jürisi olarak, gençlerin özgürlük arayışını baştan başa bir metafor olarak ortaya koyabilmesi, bunu da gerek teknik gerekse estetik açıdan müthiş bir yaratıcılıkla gerçekleştirilebilmesi, zaman ve mekan içinde Escher tablolarını aratmayan bir döngüsellikle dolaşan parabolik kurgusu, hiçbir anda aksamayan kesintisiz mizanseni, müthiş bir meydan okumanın altından başarıyla kalkan görüntü yönetimi ve sinemasal gerilimi hep yukarıda tutan ses tasarımıyla Keş!f bölümünün ruhunu en iyi yansıtan filmin, Shakram Mokri imzalı İran yapımı Mahi va Gorbeh / Balık ve Kedi’nin ödülü hak ettiğini düşünüyor.”

İranlı Shahram Mokri’ye Venedik’te Orrizonti Jürisi’nden Teknik Başarı Ödülü’nü getiren Fish & Cat / Balık ve Kedi; kamp yapmaya giden bir grup üniversite öğrencisinin, yakınlardaki restoranda insan eti servis edildiğini öğrendiği gerçek bir olaydan yola çıkıyor. 130 dakikalık tek bir plandan oluşan fish and catfilm, bir yandan Blair Cadısı atmosferini sürdürürken, bir yandan da bir Kiarostami ya da Makhmalbaf filmiymişçesine yüzünü insana dönüp, sinemayla, gerçeklikle ve zamanla oynuyor.

Kısa izleyicisi Küçük Kara Balıklar’ı seçti

Gecede ayrıca Türkiye’den Kısalar bölümü kapsamında verilen İzleyici Ödülleri’nin sahipleri de belli oldu. 18 kısanın gösterildiği bölümde en iyi kısa Azra Deniz Okyay’ın yönettiği Küçük Kara Balıklar seçilirken, Can Evrenol’un Baskın’ı ikinciliği, Onur Yağız’ın Patika / Patika (The Country Road) adlı kısası da üçüncülüğü aldı. 2014’ün birincisi Okyay, !f İstanbul’un konuğu olarak yurt dışındaki bir festivale konuk olma hakkı kazandı.

Titanik 1912 yılının Nisan ayında batarken çalmaya devam eden orkestranın şefi Wallace Hartley’e ait keman 100 yıl sonra açık arttırmayla satışa çıkarılıyor.

titanik-kemanı

Kazanın ardından, Wallace Hartley ve orkestrası, fedakârlığın simgesi haline gelmişti.

Keman’ın açık arttırmadaki alt fiyatı 300 bin sterlin, yaklaşık 950 bin Türk lirası olarak belirlendi. Bu, Titanik’ten geriye kalan eşyalar içinde tek bir parçaya biçilen en yüksek değer.

Ancak uzmanlar, taşıdığı duygusal ve sembolik değer nedeniyle asıl satış fiyatının çok daha yüksek bir değere ulaşacağını belirtiyorlar.

Kaynak :[-] [–]

Yaşlı Kızlar Bandosu

Bu ülkede kız çocuklar büyümeden yaşlanır. Yaşlı kızların bandosu hak ve özgürlükler, eşitlik ve adalet ninnileri söylüyorsa da müziği kimse duymaz. Onlar tıpkı kendilerine öğretildiği gibi sessiz, suskun, dilsizdir.

Haber: Selen DOĞAN  [email protected]

Kaynak :[-]

çocuk-günüAnnesinin karnına düştüğünde ömrünce başına neler geleceğini bilseydi kız çocuklar, doğmaya heves ederler miydi? Daha doğmadan başlayan ayrımcılığın ihtiyarlıkta da soluğunu enseden çekmeyeceğini görebilseydi, oradan çıkmak isterler miydi?

Yerkürenin dört bir bucağında milyonlarca kız çocuk, dünyaya geldiğine pişman, çilesini dolduruyor. İhmal ve istismar ediliyor, ayrımcılığa uğruyor, türlü türlü şiddete maruz bırakılıyor, değersizleştiriliyor, yok sayılıyor ve yok ediliyor.

Yani, evlendiriliyor, zorla çalıştırılıyor, cinsel ilişkiye zorlanıyor, eve kapatılıyorlar. Eğitim hakları ellerinden alınıyor, çalışmalarına izin verilmiyor, oyun ve eğlence nedir hiç bilmiyorlar.

Onlar, bu gezegenin yitik kızları. Bazıları şanslı doğuyor, bazıları kader diye öğretileni ters yüz etme gücü buluyor, yani bazıları kozasını aşıyor, bazıları ise yedisinde de yetmişinde de o kaderin ağında sürüne sürüne, hiçbir zaman kıramayacağı bir kabuğu aşındırmaya bile gücü yetmeden, ağır ve mutsuz ölüyor.

dünya-kız-çocuklarıDenizaşırı yolculuklara gerek yok; kızların eğreti yaşamına, o yaşamın erkeklerin insafına bırakılmışlığına en yakınımızdan tanığız. Yaşadığımız ülkede de cinsiyet meselesinde zerre ilerleme kaydedememiş ülkelerdekinden farklı bir resim yok.

Bir yandan gelecekte ebeveynin bakımını üstlensin diye kız çocuk sahibi olmayı arzu edip, diğer yandan oğlanı bulmak için ihtiyaç fazlası üretime geçen ailelerin ikiyüzlülüğünü sorgulamıyorsak; kızlarını kendi evlerinde misafir olarak gören, illa ki evlenip gitsin de şu namus yükü üzerimizden kalksın diye dualar eden ailelerin ahlakına bir çift sözümüz yoksa; ‘kızlarımızı sevelim, koruyalım, onlar bizim geleceğimiz’den öteye geçemeyen ‘politika’ kız çocukların da çocuk olduğunu kavrayamadığı için onlara kafesteki kuş gibi davranıyorsa vepolitik bir acı olarak hükümetin tek yapabildiği buysa… Bırakalım yitip gitsin kız çocuklar. El kadarken dövülüp sövülerek, tanımadıkları adamlara satılarak, olmadı yakılarak, bedenleri kadar ruhları da yağmalanarak yaşamaktansa hiç olmayı yeğlerler.

Bu ülkede kız çocuklar büyümeden yaşlanır. Söyleyebildikleri artık tek bir şarkı vardır. O şarkıyı alıp, kendileri gibi yaşamdan soğutulmuş kız kardeşlerine götürürler. Yaşlı kızların bandosu; hak ve özgürlükler, eşitlik ve adalet ninnileri söylüyorsa da müziği kimse duymaz. Onlar tıpkı kendilerine öğretildiği gibi sessiz, suskun, dilsizdirler.

Dünya Kız Çocuklar Günü

kız-çocukları10 Aralık 2011 tarihinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreterliği, 66/70 sayılı önergesiyle 11 Ekim’i dünya genelinde kız ve oğlanlar arasında süregelen ayrımcılığı önlemek amacıyla Dünya Kız Çocuklar Günü olarak benimsedi.

Kız çocuklara yönelik ayrımcılığın belirgin biçimde görüldüğü eğitim, beslenme, yasal haklar, sağlık, şiddet gibi alanlarda ilgili kurumlar ve sivil toplum örgütlerinin bu güne özel kampanyalar yürütmesi ve kız çocuklara dair farkındalık yaratılması da BM tarafından teşvik ediliyor.

Kanada merkezli olup birçok ülkede faaliyetler yürüten Plan International’ın “Because I’m a Girl / Çünkü Ben Bir Kız Çocuğuyum” adlı projesi sayesinde tüm dünyaya yayılan kampanyası ve bu örgütün baskısı sonucu Kanada Hükümeti’nin BM Genel Sekreterliği’nde bu konuyu gündeme getirmesiyle 11 Ekim Dünya Kız Çocuklar Günü kabul edildi.

2012 yılında başlatılan Dünya Kız Çocuklar Günü’nün ilk teması ‘çocuk evlilikleri’ydi. BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon ilk 11 Ekim nedeniyle yayınladığı açıklamada şöyle demişti:

“Kız çocuklara yatırım yapılması ahlaki bir sorumluluktur, temel adalet ve eşitlik kuralıdır, Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nden kaynaklanan bir zorunluluktur. Ayrıca, Bin Yıl Kalkınma Hedeflerine ulaşılması, ekonomik kalkınma ve barışçı ve bütünleşmiş toplumlar inşa edebilmek için hayati önem taşır.

(…) Çocuk evliliklerine karşı kız çocukları korumanın en iyi yolu eğitimden geçiyor. Kız çocuklar okula gidebildiklerinde ve erken evliliğe zorlanmadıklarında, hem kendileri hem de aileleri için daha iyi bir yaşamın temellerini atma imkanına sahip oluyor. Evlendirilmiş olanların da eğitim imkanı bulmaları, ekonomik fırsatlardan, HIV önleme, cinsel ve üreme sağlığı dahil sağlık hizmetlerinden yararlanmaları yaşamlarını zenginleştiriyor ve geleceklerini sağlamlaştırıyor.

Hükümetleri, toplumları ve dini liderleri, sivil toplumu, özel sektörü ve aileleri, özellikle de erkekler ve erkek çocuklarını kız çocukların haklarını, ilgili sözleşmelere, Pekin Bildirisi ve Eylem Platformu ile Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı Eylem Programı’na bağlı kalarak geliştirmeye çağırıyorum.

Gelin bugünü ‘Benim hayatım, benim haklarım, çocuk evliliklerine son verin’ teması ışığında kutlayalım ve gelin, kız çocukların gelin değil çocuk olarak kalmalarını sağlamak için üzerimize düşeni yapalım.”

Dünya Kız Çocuklar Günü’nün Türkiye’ye yansıması ise Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği’nin öncülüğünde “Çocuk Gelinlere Hayır Ulusal Platformu”nun kurulmasıyla oldu. Kuruluşunu 11 Ekim gibi anlamlı bir günde ilan eden Platform, aynı gün, Uçan Süpürge’nin yürüttüğü Çocuk Gelinler projesi kapsamında bir atölye çalışması yaptı. (Çocuk Gelinlere Hayır Platformu, 15 ilden 63 sivil toplum örgütü ve üniversite biriminden oluşuyor.) Platform, geçen yıl 11 Ekim nedeniyle yayınladığı açıklamada şunları dile getiriyordu:

“Araştırmalar, eğer önlem alınmazsa, dünya genelinde, 2020 yılına kadar 150 milyon kız çocuğun ‘gelin’ olacağını gösteriyor. Türkiye’de ise her üç kadından biri çocuk yaşta evlendiriliyor.

Küçük yaşta evlenmek kız çocuklar için geri dönülmesi mümkün olmayan bir süreci başlatıyor. Eğitim yaşamları sona eriyor, sağlık sorunları baş gösteriyor, şiddete maruz kalma riski artıyor, haklarını talep etme ve kullanma becerileri azalıyor, ömür boyu yoksulluğa mahkum kılınıyorlar.

18 YAŞINI DOLDURMAMIŞ HER BİREY ÇOCUKTUR! Çocukların evlendirilmesi; insan hakları ihlalidir, cinsiyet temelli şiddetin bir türüdür, ticari cinsel sömürüdür, duygusal ihmal ve istismardır, köleliğin günümüzdeki biçimidir.

ÇOCUKLARIN EVLENDİRİLMESİ SUÇTUR! BU SUÇA ORTAK OLMAYIN! Çocukların çocukluklarını yaşamalarına, potansiyellerini hayata geçirmelerine, hayal kurmalarına, kendilerini ifade etmelerine engel olmayın!”

Bu yıl tema ‘eğitim’

Bu yıl ise 11 Ekim’in teması ‘eğitimde yenilikçi yaklaşımlar’ olarak belirlendi. 15 ilden 63 sivil toplum örgütü ve üniversite biriminin oluşturduğu Çocuk Gelinlere Hayır Platformu olarak;

* 11 Ekim Dünya Kız Çocuklar Günü’nün kız çocuklar için bir bayram değil, eşitsizlikle mücadele günü olarak bilinmesini,

* Kız çocuklara yönelik ayrımcılık, ihmal ve istismarın ortadan kaldırılması için sürekli ve kararlı bir devlet politikası benimsenmesini,

* Çocuk yaşta evlilikleri önlemek için, yasal evlilik yaşının yükseltilmesi dahil gerekli bütün önlemlerin bu çerçevede alınmasını,

* Çocuk yaşta evliliklerin suç olduğunu, normal ve kabul edilebilir olmadığını tüm topluma anlatmak için toplumsal işbirliğinin harekete geçmesini istiyor ve bekliyoruz.

Kız çocukların eğitim hakkı için… Çocuk yaşta evlilikler olmasın diye… Daha doğmadan başlayan cinsiyet ayrımcılığına karşı… Kız çocuklara yönelik hak ihlallerini sona erdirme talebiyle… Bugün tüm toplumu kız çocukları fark etmeye çağırıyoruz. Ve diyoruz ki,

Kız çocuklar mutfağa değil, oyuna!

Kız çocuklar düğüne değil, okula!

Kız çocuklar çeyize değil, teknolojiye!

Kız çocuklar tarlaya değil, kütüphaneye!

 

 

 

 

RTÜK, 30 yıl önce çevrilen Cüneyt Arkın’ın “En Büyük Yumruk” adlı filmindeki sevişme sahneleri için, ‘Duygusal değil’ diyerek ceza verdi.

EN-BUYUK-YUMRUK-CUNEYT-ARKIN-MERAL-ORHONSAYBaşrollerini Cüneyt Arkın ve Meral Orhonsay’ın paylaştığı 1983 yapımı ‘’En Büyük Yumruk’’ adlı filmdeki sevişme sahneleri ceza getirdi. RTÜK ‘’Duygusal boyutundan arındırılmış’’ yorumu yaptığı sevişme sahneleri nedeniyle, filmi yayınlayan Olay TV’ye uyarı cezası verdi.

Gazeteport’un haberine göre RTÜK toplantısında Bursa’da yayın yapan Olay TV’de 5 Mayıs 2013 günü yayınlanan film ele alındı. RTÜK İzleme ve Değerlendirme Dairesinin raporunda şöyle denildi: ‘’Filmin bir çok sahnesinde cinsellik olgusu yoğun biçimde yer almaktadır. Çıplaklığın sıklıkla ortaya koyulduğu, kaba cinselliğin yapım boyunca devam ettiği görülmektedir. Birçok sahnede, kadınların mahrem sayılabilecek uzuv ve organları, seyirlik malzeme halinde görsel bir meta gibi sunulmaktadır. Cinsellik ikonografisinin filmin bir çok sahnesine hakim olduğu, duygusal boyutundan arındırılmış sevişme sahnelerinin sunulduğu görülmüştür. Striptiz denilen cinsel gösteri niteliğindeki görsel ikonografik öğelerle zevk yaşayan gençlerin deneyimlerinin, bir tür öykü yumağı içinde sunulduğu görülmüştür’’.

RTÜK üyeleri de filmi, ‘’Çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel veya ahlakî gelişimine zarar verebilecek nitelikte’’ buldu ve Olay TV’ye uyarı cezası verdi. TV kanalına, benzer bir ihlal durumunda, para cezası verileceği de bildirildi.