Şunun için etiket arşivi: aydın

8 ocaktan itibaren raflara çıkacak Seyrek Yağmur’u bekleyeduralım, bu süre içerisinde bir başlangıç kitabı önermesiyle Baharda Yine Geliriz’i konuşalım dedik.

 

Dingin, aydınlık ve buna rağmen karmaşık ve bulanık metinlerin yazarı Barış Bıçakçı. Gerek üretim yoğunluğu, gerek özgün bir biçimde inşa edebildiği üslubu gerekse pek dışa kapanık ve çekingen profiliyle okuyucularının gözünde ayrıksı bir yer edinebilmiş çağdaş bir yazarımız.

Bıçakçı, “Herkes Herkesle Dostmuş Gibi” adlı ilk bireysel çalışması ve hemen ardından gelen “Veciz Sözler” ile edebiyat ortamımıza sessiz sakin bir giriş yaptı. Zaman geçtikçe üretim yoğunluğunu ve niteliğini düşürmeyen Bıçakçı, günümüzde yedi cilde sığdırdığı öykü ve romanlarıyla geniş bir okuyucu kitlesine sahip. Öyle ki gelecek hafta raflara çıkacak son kitabı “Seyrek Yağmur”, daha şimdiden kapak tasarımı nedeniyle tartışma konusu oldu.[1] 8 ocaktan itibaren raflara çıkacak Seyrek Yağmur’u bekleyeduralım, bu süre içerisinde bir başlangıç kitabı önermesiyle “Baharda Yine Geliriz”i konuşalım dedik.

Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte yayımladığı iki şiir kitabından sonra Bıçakçı öykü ve roman üzerine bireysel çalışmalara yöneldi. İlk zamanlar pek dikkat çekmeyen yazarın zaman içerisinde kalıplaştırdığı kendi kurgu atmosferi onu geniş kitlelerce tanınır hale getirdi. 2004 yılında yayımlanan ve okuyucular tarafından büyük bir beğeniyle karşılanan “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” adlı romanı, genç yaşta kaybettiğimiz yetenekli yönetmen Seyfi Teoman tarafından 2011 yılında beyaz perdeye uyarlandığında Barış Bıçakçı ülke genelinde tanınan ve takip edilen bir yazardı.

[supsystic-gallery id=’30’ position=’center’]

Bıçakçı’nın metinleri genellikle aynı atmosferin içerisinde dolanan ortaklıklara sahip karakterlerle bezelidir. Yazarın değişmeyen coğrafyası, aynı zamanda yaşadığı kent olan Ankara’dır. Kimi zaman bir metro istasyonu, kimi zaman çoğaldıkça eskiyen aparmanlar, kimi zaman bir askeriyenin yatakhanesi kimi zamansa bir köy. Ama ya Ankara’nın içerisinde barınan ya da onun biraz dışarısında bir gözü Ankara’ya dönük mekânlardır bunlar. İnsanların ortaklığı ise sıradanlıklarıdır. Adım attığımız nefes aldığımız her yerde, hatta aynanın tam karşısında gördüğümüz o sıradan insanın günlük telaşları, sıkıntıları, neşe ve endişeleri. Bu duygular içerisinde hareket eden sıradan insanların tüm karmaşasını yine aynı sıradanlığın getirdiği sakinlikle metne işleyebilmiştir Bıçakçı. Baharda Yine Geliriz’in sonlarına doğru yazarın kendi satırlarından da okuyabiliyoruz onun yazarlığını;

“Eksilerle artıların birbirini götürmesi gibi kalabalığında bir matematiği var. Sıradanlık bu olmalı: Bütün karşıtlar birbirini götürüyor. Başka ne söyleyebilirim ki size?” [s.109]

Baharda Yine Geliriz, alışageldiğimiz beklediğimiz Bıçakçı atmosferi ve karakterleriyle bezeli bir öykü kitabı. Yazarın satır aralarından okuyucu zihninde derin gedikler açmak üzere haykıran cümlelerle dolu kısa öyküler barındırıyor içerisinde. İlk satırla birlikte çoktan başlamış bir süregelmişliğe kaptırıp bırakıyoruz kendimizi; “Durakta Mahir’e rastladım. O da sarhoş. Son otobüsü kaçırmışız.” [s.11] Bitmekte olan güne ve yaşananlara dair hiçbir şeyin önemi yoktur artık. İki tanıdık insanın (belli ki) evlerine ulaşma çabalarıdır tek göreceğimiz.

Bu sakinlik içerisinde seyreden öykülerin ardından bir Şehir Rehberi çıkar karşımıza. İki öykü de bir Şehir Rehberi başlığıyla yazılmış kısa metinler kitabı bir nevi bölümlere ayırır. Adı geçmese de farkındayızdır Ankara’dan bahsedildiğinin. “Bu berbat şehirde görüp görebileceğiniz en güzel şeyin terk edilmiş bir fabrikanın kara yıkıntısı olması saçma ya da gülünç mü?” [s.15] sorusuyla başlayan rehber parçaları okuyucu gözünü irili ufaklı şehir manzaralarına çevirir ve metinler arasındaki seyrini yavaşlatır.

Henüz Barış Bıçakçı okumamışlar yahut şu hengameli kış günlerinde biraz zihnini dinlendirmeyi düşünenler için Baharda Yine Geliriz iyi bir başlangıç kitabı. İyi okumalar.

Kirkor Cezveciyan

 

Buradan indirebilirsiniz.

tegv eğitim desteği

Kanal D’den Canlı Yayınlanan TEGV 20.Yıl Gecesi ile 80.000 çocuğa eğitim desteği sağlandı.

tegv cem cucenoglu

20 Aralık Pazar gecesi Kanal D ekranlarından yayınlanan “TEGV (Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı) 20.YIL” özel yayında 80.000 çocuğa eğitim desteği sağlandı.

tegv eğitim desteği

Kanal D’nin 23.yaşının, TEGV’ in ise 20.yaşının kutlandığı gecede 50 bin çocuğun eğitimine destek hedeflenirken rekor sayıda gelen sms’lerle 80.000 çocuğun eğitimine katkıda bulunuldu.

tegv ecem davran

Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı (TEGV), çocuklara daha aydınlık bir gelecek sağlayabilmek için 20 Aralık Pazar gecesi Kanal D’nin katkılarıyla Türkiye’nin en sevilen yüzlerini bir araya getirdi. İzleyenleri destek olmaya çağıran gecede toplanan 123.000 SMS desteği ve diğer bağışlar ile birlikte 80.000 çocuğun eğitimi güçlendirilecek.

tegv 20 yıl

Sunuculuğunu Burçin Terzioğlu ile Cem Davran’ın gerçekleştireceği programa TEGV Yönetim Kurulu Başkanı Cengiz Solakoğlu, Ali Sandro Garcia, Ataberk Mutlu, Barış Arduç, Celil Nalçakan, Cem Cücenoğlu, Deniz Çakır, Emel Çölgeçen, Emre Karayel, Emre Kınay, Erkan Kolçak Köstendil, Evrim Alasya, Gökçe Bahadır, Gupse Özay, Kanbolat Görkem Aslan, Mert Fırat, Şebnem Bozoklu, Tolga Sarıtaş, Tolga Tekin, Behzat Gerçeker ve Enbe Orkestrası’nın eşliğinde Türkiye’nin sevilen şarkılarını seslendirdiler.

Nar Sanat İstanbul Eğitim ve Kültür Sanat Derneği Kurucularından ve Nar Sanat Eğitim Kursu eğitmenlerinden Cem Cücenoğlu “Fikrimin İnce Gülü” parçasını seslendirdi.

 

 

Bozkırdan Gelen Keman Sesi

Bozkırdan Gelen Keman Sesi İstanbul Üniversitesi öğrencileri 10 Aralık Perşembe günü yapılacak olan seminerde öğrenciler Köy Enstitülerini ve edebiyat alanına etkilerini konuşacaklar.

1940’lı yıllarda açılan Köy Enstitüleri 1954’e kadar çok büyük etki yarattı. Kültür derslerinden, ziraat dersleri ve teknik derslere kadar bir çok dersin verildiği Köy Enstitüleri’nde ise 17251 Köy Öğretmeni yetişti.

Köy Enstitülerinin yarattığı etkilerden birisi de kültür sanat alanında oldu. Mandolin, keman, bağlama gibi bir çok çalgı eğitiminin verildiği Köy Enstitüleri’nde konserler düzenlenmiş ve  tiyatro oyunları oynanmış, bunun yanı sıra Köy Enstitüleri halk dünya edebiyatıyla tanışmıştı.

İstanbul Üniversitesi’nde faaliyet göstermekte olan  Mavi Çınar Edebiyat Topluluğu da, düzenleyeceği bir etkinlikle Köy Enstitüleri’nin edebiyata etkileri ve yarattığı edebiyatı isimli  konuya yer vererek , etkinlikte, aydınlanma ürünü olan Köy Enstitülerinin yarattığı edebiyatı ve bu edebiyatın yarattığı iklimin geçmişe ve günümüze etkilerini Köy Enstitüsü Mezunlarından Yazar Yusuf Ziya Bahadınlı ve Edebiyat Eleştirmeni B.Sadık Albayrak anlatacak.

‘Bozkırdan Gelen Keman Sesi – Köy Enstitülerinden Doğan Edebiyat’ başlığıyla duyurulan etkinlik 10 Aralık Perşembe günü saat 14’te Yeşil Kafe’de (İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi yanı) düzenlenecek.

 

Evin Sanat Galerisi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, “Nuri İyem 100 Yaşında / Portre” sergisi kapsamında, 5 Ekim 2015 Pazartesi günü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde bir sempozyum düzenliyor

nuri iyem

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Prof. Yalçın Karayağız’ın açılış konuşması ile başlayacak olan sempozyum, Sanat Tarihi Bölümü’nden Prof. Dr. Zeynep İnankur ve Prof. Dr. Nilüfer Öndin başkanlığında iki ayrı oturumda gerçekleştirelecek.

Sempozyumda “Nuri İyem 100 Yaşında / Portre” sergisinin direktörlerinden Feyyaz Yaman, sergi kapsamında yayımlanan kitabın yazarlarından Prof. Dr. Erhan Karaesmen ve Özcan Türkmen, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden Doç. Dr. Burcu Pelvanoğlu ve Ali Kayaalp ve Resim Bölümü’nden Prof. Kemal İskender konuşmacı olarak yer alıyor. Konuşmacılar sempozyum kapsamında Türkiye sanatında modernleşme dönemi ve Nuri İyem’in figür resmi konularını irdeleyecek.

Sempozyum, 5 Ekim 2015 Pazartesi günü, saat 11:00 – 15:00 arasında, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Fındıklı Kampüsü, Sedad Hakkı Eldem Oditoryumu’nda gerçekleştirilecek.

 

NURİ İYEM 100 YAŞINDA SERGİSİ

nuri iyem afiş

“Nuri İyem 100 Yaşında / Portre” sergisi, büyük usta için bugüne kadar düzenlenen sergiler arasında; Nuri İyem’in 68 yıllık sanat yaşamında ürettiği, farklı dönemlerini yansıtan ikonlaşmış portrelerinin yanı sıra, daha önce sergilenmemiş eserleri ve atölyesinden tamamlanmamış resimlerini de içeren en kapsamlı sergi. Nuri İyem’in portreleri kadar, bir sanatçı olarak öznel portresini de tanıtmak amacıyla, sergide yer alan Nuri İyem’in kişisel atölyesinin canlandırması, büyük ustanın kişisel eşyaları, kendi arşivinden belgeler, mektuplar, şahsi notlar ile sanatçının iç dünyasını görünür kılan bir arşiv-sergi niteliği taşıyor.

“Nuri İyem 100 Yaşında / Portre” sergisi 16 Eylül – 31 Ekim tarihleri arasında Pazar hariç her gün 11:00 – 19:00 saatleri arasında Evin Sanat Galerisi’nde ziyaret edilebilir.

Nuri İYEM Kimdir?

nuri iyem portre

Nuri İyem toplumsal-gerçekçi sanat akımının önde gelen ressamlarındandır.

Anadolulu kadın portreleriyle tanınmıştır. 3500 civarında resmi vardır. 1941 yılında Avni Arbaş, Agop Arad, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Kemal Sönmezler, Selim Turan, Fethi Karakaş, Ferruh Başağa, Mümtaz Yener ile beraber “Yeniler” grubunu oluşturmuş ve “Liman” adlı bir sergi ile toplumsal-gerçekçi sanat görüşünü ortaya koymuştur.

Hayatı

nuri-iyem-5

Henüz üç yaşında iken 1918 yılında annesi ve ablası ile birlikte babasının görevi gereği bulunduğu Mardin’e bağlı bir ilçe olanCizre’ye gitti. İleriki yıllarda gözleri sanat yaşamının portrelerine konu olacak ve kendisi ile çok yakından ilgilenen ablasını 1922yılında kaybetti. İlkokula Mardin’de başladı. Ailesiyle geldiği İstanbul’dan 1923 yılında annesi ve teyzesiyle gittiği Arnavutlukİşkodra’da mahalle mektebine ardından da İtalyan İlkokulu’na devam etti. Ortaokulu, tekrar döndüğü İstanbul’da okuyan Nuri İyem,Pertevniyal Lisesi öğrencisi iken yaptığı resimlerini dönemin Akademi hocası Nazmi Ziya Güran’a gösterince, Akademi’ye kabul edilebileceği yanıtını aldı. 1933 yılında girdiği Akademi’de öğreniminin ilk yılında Nazmi Ziya Güran’ın öğrencisi oldu. Daha sonraki yıllarda Hikmet Onat, İbrahim Çallı ve Leopold Levy ile çalıştı. Estetik derslerini ise daha sonraki yıllarda yakın dostu olacak olanAhmet Hamdi Tanpınar’dan aldı. 1937 yılında birinciliği dönem arkadaşı Ragıp Gürcan ile paylaşarak mezun oldu. 1938 yılında yaniII. Dünya Savaşı sıralarında asteğmen olarak Trakya’ya gitti. Askerliğini yaptıktan sonra Giresun’a resim öğretmeni olarak atandı. Mezun olduğu okula 1940 yılında “Yüksek Resim Bölümü”nde okumak üzere tekrar geri döndü. Leopold Levy’nin öğrencisi oldu.1944 yılında “Yüksek Resim Bölümü”nü Nalbant adlı çalışması ile ikinci kez birincikle ilk mezun olarak bitiren sanatçı, aynı yıl Nasip Özçapan’la evlendi.

1941 yılında Avni Arbaş, Agop Arad, Turgut Atalay, Haşmet Akal, Kemal Sönmezler, Selim Turan, Fethi Karakaş, Ferruh Başağa veMümtaz Yener gibi toplumcu-gerçekçi sanat anlayışını paylaştığı arkadaşları ile Yeniler Grubu’nun kurucusu oldu. Grup, “Liman Kenti İstanbul” konulu ilk sergisini Beyoğlu Matbuat Umum Müdürlüğü binasında açtı. Türkiye’nin ilk özel resim dersanesini Beyoğlu Asmalımescit S. Önay Apartmanı çatı katında Fethi Karakaş ve Ferruh Başağa ile birlikte kurdu. Buradan yetişen öğrencilerin ilerleyen yıllarda Tavanarası Ressamları adlı bir grup kurduklarına şahit oldu.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Bir heykel kadar sımsıkı, yeşil mehtap aydınlığı kadar zarif, geçmiş zamanın havasını içinde taşıyan eskifresk ve ikonalar kadar yalın dediği kadın yüzleri, köyden kente göçün yoğunlaştığı, bireye ait sosyal hakların kadınlar aleyhine işlediği bir dönemin ürünüdür. Mahur, çekingen, güzel, utangaç ve melankolik halleri ile bu yüzler, hem ölen ablasının hayali imgesi hem de zamanı aşan ikonik bir sembol olarak Nuri İyem’in sanatının billurlaşmış bir örneğidir. Sanatçının aynı tarihlerde gerçekleştirdiği, Anadolu gerçeğine ulusalcı bir bakışla yaklaştığı ‘göç’ resimlerinde de, çalışan, emeğini topraktan çıkaran kadınlar sembolize edildi.

Boyut ve soyut sonrası olmak üzere iki dönem altında biçimlenen sanatı akademi merkezli sanat görüşlerine karşıt bir seçenek üzerinde kimliğini oluşturan sanatçının 2001 yılında Evin Sanat Galerisi tarafından resimlerinin yer aldığı koleksiyonlar tespit edilerek görselleri arşivledi. Projenin devamı olarak, 1504 resimden oluşan “Dünden Yarına Nuri İyem”” Retrospektif sergisi açılan ve sergiye gelen tüm yapıtların yer aldığı iki ciltlik kitabı yayımlanan sanatçı, Ulus’taki evinde 90 yaşında 18 Haziran 2005 tarihinde vefat etti.

Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilen sanatçının, aralarında kendisi gibi sanatçı eşi ve hayat arkadaşı Nasip İyem’in de bulunduğu cenaze törenine katılanların yakalarına, sanatçıyı “Anadolu Kadınları” temalı bir tablosunun önünde gösteren fotoğrafı takıldı.

Resim tutkusu

nuri iyem 2

Resme olan tutkusu ile anne ve babasının ona karşı olan tutumunu kendi sözleri ile şöyle aktarır:

Resme olan tutkum yüzünden babamdan yediğim tokatlarla , söze başlamam gerekiyor önce: Mardin’de ilkokuldaydım. Bir tatil günü evde renkli kalemlerle resim yapıyordum. O zamanlar kullandığımız renkli kalemler kalitesiz olduklarından uçları hemen kırılıyordu. Külüstür bir çakı ile kırılan uçları açmak için uğraşıyordum. Ama kalemleri yontmak çok zor oluyordu. İşte, tam bu sırada duvara gömülü dolap içinde bir kutuda duran babamın usturaları geldi, aklıma. Çoktandır o usturaları kullanmadığını da biliyordum. Ama usturaları almaya korkuyordum. Babam evde olmadığı zamanlar, berbere gittiğinde almak daha kolayıma geliyordu, tabii. Usturalarla, renkli uçları kırılıveren kalemleri daha kolay yontabiliyordum. Yontabiliyordum ama usturaların o keskin ağızları da çabucak kırılıyordu. Resim yaptıktan sonra usturaları kutuya koyup dolaba kaldırdım. Kopacak fırtınayı bekliyordum. Şimdi bunları hatırladığımda yaşananların üzerinden sadece bir iki ay geçmiş gibi geliyor, bana. Babam dolabın kapısın açmış, elinde usturalarla önünde durmuş ve beni çağırıyordu. Yanına gittiğimde hiçbir şey söylemeden tokatları indirmeye başladı. Yeterince tokatladığına inanınca da usturaları bu hale niçin getirdiğimi sordu. Olayı olduğu gibi anlattım. Usturaları çok uzun zaman önce gördüğümü, kalemlerin uçunu açarken bu kadar kolay kırılacaklarını hiç sanmadığımı ve kendisinin de kullanmadığına göre lüzumlu olmadığını düşündüğümü söyledim. Babamın usturalarını kullanarak yaptığım resme ne oldu şimdi hatırlamıyorum. Ama resim yapmak, öylesine heyecan ve keyif verici bir şeydi işte.

Ödülleri

Nuri iyem3

  • 1973 Cumhuriyet’in 50.Yılı Resim Ödülü,
  • 1989 Sedat Simavi Görsel Sanatlar Ödülü
  • 1997 Tüyap İstanbul Sanat Fuarı Onur Ödülü

    Ölümünden sonraki sergilerinden seçmeler

  • nuri iyem6
    • 2008 Doku Sanat Galerisi
    • 2008 Evin Sanat Galerisi
    • 2008 Derinlikler Sanat Merkezi
    • 2008 Olcay Art
    • 2008 Antik Park Fine Art and Antiques
    • 2007 Antik Park Fine Art and Antiques
    • 2007 Valör Sanat Galerisi, Artistanbul 2007, İstanbul
    • 2007 Evin Sanat Galerisi, Artist 2007, Tüyap-İstanbul
    • 2007 Evin Sanat Galerisi
    • 2007 Doku Sanat Galerisi
    • 2007 Rezan Has Müzesi
    • 2007 Mart Kolleksiyon
    • 2006 Evin Sanat Galerisi
    • 2006 Cumalı Sanat Galerisi
    • 2005 Artı Mezat
    • 2005 Evin Sanat Galerisi
    • 2005 Artı Mezat

Ölümünden bir yıl önceki sergileri

  • 2004 Evin Sanat Galerisi
  • 2004 Cream Art Gallery
  • 2004 Nurol Sanat Galerisi
  • 2004 Ada Antik
  • 2004 Galeri Ortaköy
  • Kanak : radikal.com.tr 
  •      wikipedia.com
moskova resim yarışması

yuzlerce_rus_cocuk_dost_turkiye_resim_yarismasina_katildi_h60775Rusya’da faaliyet gösteren Türk-Rus Kültür Merkezi, 1 Haziran Uluslar Arası Çocukları Koruma Günü vesilesiyle bine yakın Rus çocuğun katılımı ile “Dost Türkiye” resim yarışması düzenledi. Moskova Belediyesi ile ortaklaşa yapılan etkinlikte dereceye giren çocuklar ödüllendirildi. Yarışmayı kazanan Rus afacanlara Kültür Merkezi, Türkiye tatili dahil çeşitli ödüller verdi. Jüri yarışmaya katılan yaklaşık bin çocuk arasından farklı kategorilerde 15’inin resmini ödüle layık gördü.

Moskova’nın merkezindeki Kuraj Çocuk Tiyatrosu’nda yapılan resim yarışmasına Moskova şehir yönetimi Sosyal Hakları Bakan Yardımcısı Tatyana Barsukova, Moskova kent meclisi Mosgorduma milletvekili Larisa Kartavtseva, Kültür Merkezi Genel Müdürü Cüneyt Güçtekin ve Türk iş adamları katıldı. Etkinlikte Moskova belediyesine bağlı Otradnoe çocuk rehabilitasyon merkezinde kalan yaklaşık 250 çocuk yer aldı.

Ödül töreninden önce çocuklara Ebru sanatı dahil çeşitli master-klas verildi. Daha sonra juri heyeti “Dostlar için Türkiye” resim yarışmasında 1. ve 2. olan 6 çocuğa Türkiye tatil turu, 3.4.ve 5. olanlara bisiklet, planşet ve smartfon hediye etti. Çocuklar ödüllerini Bakan Yardımcısı Barsukova, milletevkili Ruslanova ve Güçtekin’in elinden aldı.

TÜRKİYE RESİMLERİNİ ÇOK RENKLİ YAPMALARA ANLAMLI

Cihan Haber Ajansı’na (Cihan) konuşan Kuraj Çocuk Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Mihail Doloko, yarışmaya 6-15 yaş arası Rus çocukların katıldığını söyledi. Türkiye’yi çok sevdiğini söyleyen Doloko, “Sürekli oraya tatile gidiyorum. Orada çok arkadaşım var, hatta biraz Türkçe de biliyorum. Çocuklar, yetişkinlerin Türkiye’ye karşı olumlu olduğunu görünce onlar da Türkiye’ye karşı olumlu bakıyor. Aileleriyle beraber Türkiye’ye tatile gittiklerinde Türkiye’nin sadece plaj ve tatilden ibaret olmadığını görüyor. Türkiye’nin çok zengin bir kültüre sahip olduğunu görüyorlar. Türkiye’nin dünyaya bir çok şey kattığını biliyoruz, mesela Ayasofya. Bu dünya çağında Türkiye’nin mimari harikalarından sadece bir tanesi. Tamamen çocukların faydasına bir program düzenleniyor. Çocuklar Türkiye iyi ve kendilerine açık bir ülke olduğunu görüyor. Çocuklar resim yapmayı çok sever. Burada çizilen resimlerde de dikkat etmeniz gereken bir detayın altını çizmek istiyorum. Psikologlar diyor ki: Eğer çocuğunuz koyu renkleri kullanıyorsa onun bazı kötü izlenimleri var. Ama bu arkamdaki resimlere bakın, hepsi ışıl ışıl ve renkli boyalar kullanılmış. Yani bu demek ki çocuklar Türkiye’yi aydın, renkli, mutlu ve iyi olarak resim yapıyor. Çocukların bu renkleri kullanmasını onlara kimse tavsiye etmedi, hepsini kendileri seçti, kendileri boyadı.” dedi.

ÇOCUKLARI SEVİNDİRDİK

Bakan Yardımcısı Barsukova, “Bugün çocuk bayramında Türk-Rus Kültür Merkezi ile birlikte çocuklarımızı sevindirmeye karar verdik. Resim yarışmasının kazananlara ödül verdik. Rehabilitasyon merkezinden gelen çocukların çoğu aile içi şiddete maruz kalan yavrularımız. Bu tür yarışmalara katılan Rus çocuklar Türkiye’yi bir plaj ülkesi olarak değil, kendi dünyasında araştırdığı şekilde görecek. Kültür, tarihi bilen Rus çocuk Türkiye’deki insanlarla bu düzeyde konuşacak. Bu da çok önemli!” dedi.

RUS MİLLETVEKİLİ: ÇOCUKLAR ÜLKELER ARASINDA KÖPRÜLER KURUYOR

Milletvekili Kartavsteva, “Rus çocukların kendi bayramlarında Türkiye hakkında resimler yapması bence anlamlı bir olay. Rus çocukların güzel ülke Türkiye’ye yönelik bakışlarını, duygularını bu resimlerde görüyoruz. Bunu düzenleyen herkese teşekkürler ediyoruz! Politika bir tarafa dursun, çocuklar da ülkeler arasında köprüler oluşturabiliyor. Çocuklar resimleriyle, yetenekleriyle dünya ülkelerini kucaklaştırır.” dedi.

Etkinliğe katılan Anya ve Yana, Türkiye ile resimleri çok beğendiklerini, Türkiye’yi “güzel ülke” olarak tanımladıklarını ifade etti.

Nar Sanat

sanatŞehrin havasını, tadında ve kıvamında müziklerle taçlandırmak isteyenlere: en âlâsından hafta sonu güzergâhı takdimimizdir… Ayrıca ‘ben artık şarkı dinlemek değil, söylemek istiyorum’ diyenlere de en temizinden karaoke çetelesi tuttuk… ‘Bana uyar’ derseniz de usuldan yanaşınız ajandamıza!

KONSERLERDEN

29 MAYIS CUMA

*Genç Bi Şenlik’15: Athena – Gripin – Can Gox – Yüzyüzeyken Konuşuruz:29 Mayıs Cuma, saat 15.00’ten itibaren İstanbul, KüçükÇiftlik Park’ta. Ayakta: 55 TL. Tel: (0212 231 3045)

*Demet Akalın: 29 Mayıs Cuma, saat 22.00’de, Bursa, Jolly Joker’de. Giriş: 113, 56 TL. Tel: (0224 451 5080)

*Mehmet Erdem: 29 Mayıs Cuma, saat 22.00’den sonra Ankara, Jolly Joker’de. Giriş: 90, 45 TL. Tel: 0312 424 11 11)

*Alman DJ ve prodüktör Fritz Kalkbrenner: 29 Mayıs Cuma, saat 22.00’den sonra İstanbul Kloster’de. Giriş: 50 TL. Tel: (0533 258 93 93)

*Jehan Barbur: 29 Mayıs Cuma, saat 22.30’da, İstanbul, Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde. Giriş: 39 TL. Tel: (0212 245 10 48)

*Dilek Sert Erdoğan: 29 Mayıs Cuma, saat 21.45’te, İstanbul, Kılçık Mekan’da. Giriş: 23 TL. Tel: (0538 986 7373)

*Feridun Düzağaç: 29 Mayıs Cuma, saat 22.30’dan sonra İstanbul, KadıköySahne’de. Giriş: 50 TL. Tel: (0216 550 0492)

*Adamlar: 29 Mayıs Cuma, saat 23.50’den itibaren İstanbul, BKM Mutfak Sahne’de. Giriş: 28 TL. Tel: (0212 259 09 14)

*Vocal Djane Katrin Shirmanova: 29 Mayıs Cuma, saat 23.00’ten sonra İstanbul, XLarge Club’ta. Giriş: 55 TL. Tel: (0506 788 7372)

*Antalya Devlet Senfoni Orkestrası ADSO Sezon Sonu Konseri: 29 Mayıs Cuma, saat 20.30’da, Antalya Kültür Merkezi’nde. Şef Murat Göktaş, solist Tuncay Kayış, vokal Melodi Kayış (keman), Cem Sevgi trompet (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası), İ. Kutay Maktay trompet (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası), Cem Güngör trombon, Alan Bedi Durham trombon (Ankara Devlet Opera ve Balesi), Fatma Gözde Durham trombon (Ankara Devlet Opera ve Balesi), Alpay İşman bas gitar, Zafer Gerdanlı davul, Yunus Şahyan kanun, Atıf Peynirci (İzmir Devlet Opera ve Balesi). Giriş: 12, 7 TL. Tel: (0242 238 5444)

*Luxus: 29 Mayıs Cuma, saat 22.00’den sonra Antalya Dolma Meyhane – Bar’da. Giriş: 25 TL. Tel: (0242 247 4055)

*Demir Demirkan: 29 Mayıs Cuma, saat 21.00’den sonra Aydın, Hayal Kahvesi Kuşadası’nda. Giriş: 34 TL. Tel: (0532 406 5402)

*Levent Yüksel: 29 Mayıs Cuma, saat 22.00’den sonra İstanbul, Jolly Joker’de. Giriş: 56 TL. Tel: (212 249 0749)

*3 Singers: Neşet Ruacan Trio – Şenay Lambaoğlu – Asena Akan – Başak Yavuz: 29 Mayıs Cuma, saat 22.00’den sonra İstanbul, Living Room’da. Giriş: 45, 25 TL. Tel: (0216 405 24 04)

*Koray Candemir: 29 Mayıs Cuma, gece yarısından sonra İstanbul, Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde. Giriş: 39 TL. Tel: (0212 245 1048)

30 MAYIS CUMARTESİ

*An Evening with Hugh Jackman: 30-31 Mayıs ve 1 Haziran, saat 21.00’de, İstanbul, Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde. Gösteride 32 kişilik bir orkestra ve dansçılar Jackman’a eşlik ediyor. “Singin’ in the Rain ve Guys and Dolls” gibi klasik olmuş müzikallerden yorumların yanı sıra sanatçının vatandaşı olduğu Avustralya’nın yerli Aborjin kültürü ile “The Boy from Oz (Oz’lu Çocuk)” adlı ve kendisine Tony Ödülü kazandıran filmde canlandırdığı Peter Allen’ın bestelerine de yer veriliyor. Giriş: 975, 192 TL. Tel: (0216 556 98 00)

*OneRepublic: 30 Mayıs Cumartesi, saat 19.00’dan sonra İstanbul, Volkswagen Arena’da. Dünya müzik listelerinde zirveye yerleşen “Apologize”, “If I Lose Myself” ve “Counting Stars” parçalarının sahibi, ABD’li pop-rock grubu OneRepublic’in ayakta ve saha içi ayakta biletleri tükendi. Sahne önü ayakta: 195 TL. Tel: (0212 377 6700)

*Itzhak Perlman: 30 Mayıs Cumartesi, saat 21.30’da, İzmir, Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde. Giriş: 250, 30 TL. Tel: (0232 293 3800)

*Sagopa Kajmer: 30 Mayıs Cumartesi, saat 21.00’den sonra İzmir, Bornova Açıkhava Tiyatrosu’nda. Giriş: 40 TL. Tel: (0232 373 4445)

*Şebnem Ferah: 30 Mayıs Cumartesi, saat 20.00’de, İzmir, Container Hall’de. Giriş: 78, 45 TL. Tel: (0532 064 83 24)

*Ekşi Fest 2015: 30 Mayıs Cumartesi, saat 13.00’te, İstanbul, Life Park’ta. Festivalin sürprizi: Türk müzik tarihinin en önemli isimlerinden Selda Bağcan ve Tel Avivli surf rock grubu Boom Pam’in bir araya gelerek Selda Bağcan’ın klasikleşmiş parçalarını orkestrayla tekrar canlandırdıkları projeleri Selda & Boom Pam. Diğer konuklar arasında; Yüzüklerin Efendisi’nin Frodo’su Elijah Wood ve grubu Wooden Wisdom (Elijah Wood + Turquoise Wisdom), DJ Fitz, Grup Ses Beats, Che Sudaka, Fransız reggae grubu Dub Inc., büyük bir şenliği küçük bir sahneye sığdıran La Rue Ketanou, Beyrut’un blues/rock grubu The Wanton Bishops, protest müziğin en sevilen gruplarından Bandista uzun ve muhteşem canlı performansların sempatik sanatçısı Carmen Souza yer alıyor. Tel: (0216 556 98 00)

*Güzel Bir Gün: 30 Mayıs Cumartesi, saat 12.00’de, İstanbul, KüçükÇiftlik Park’ta. Piknik havasında geçecek Güzel Bir Gün’de; Gaye Su Akyol’dan İlhan Erşahin’e, Feathered Sun ve Nu’dan Büyük Ev Ablukada’ya pek çok ismi dinlemek mümkün. Giriş: 78 TL. Tel: (0212 231 3045)

*Selami Şahin: 30 Mayıs Cumartesi, saat 22.00’den sonra Ankara, Jolly Joker’de. Giriş: 165, 56 TL. Tel: (0312 424 11 11)

*Gökhan Tepe: 30 Mayıs Cumartesi, saat 22.00’den sonra Bursa, Jolly Joker’de. Giriş: 134, 45 TL. Tel: (0532 306 80 22)

*Ah! Kosmos: 30 Mayıs Cumartesi, saat 21.30’da, Ankara, Noxus’ta. Giriş: 28 TL. Tel: (0312 419 8009)

*Kurban: 30 Mayıs Cumartesi, saat 21.00’de, İstanbul Mask Live Music Club’ta. Giriş: 40, 30 L. Tel: (0212 231 3045)

*Yıldız Tilbe: 30 Mayıs Cumartesi, saat 22.00’den sonra Antalya, Jolly Joker’de. Giriş: 169, 56 TL. Tel: (0530 383 29 29)

*Grup Gündoğarken: 30 Mayıs Cumartesi, saat 21.30’da, İstanbul, Beyrut Performance’ta. Giriş: 56, 34 TL. Tel: (0541 954 61 85)

31 MAYIS PAZAR

* 1st Harvest Festival – Alt-J – Mew: 31 Mayıs Pazar, saat 12.00’den itibaren İstanbul, KüçükÇiftlik Park’ta. Giriş: 168, 84 TL. Tel: (0216 556 98 00)

*Ayhan Sicimoğlu – Latin All Stars: 31 Mayıs Pazar, saat 20.00’de, İstanbul, Caddebostan Kültür Merkezi’nde. Giriş: 89, 50 TL. Tel: (0216 296 3055)

*Cem Adrian: 31 Mayıs Pazar, saat 18.00’de, İstanbul Mall Of İstanbul MOİ Sahne’de. Giriş: 56, 46 TL. Tel: (0212 801 1000)

** *** *** ***

HAFTANIN TİYATROLARI

*“Mükemmel”: 29 Mayıs Cuma, saat 20.30’da, İstanbul Borusan Oto Dolmabahçe Sahne’de. Süpervizör Levend Öktem, yazar Sibel Yıldırım Özer, yönetmen Ali Gökmen Altuğ, oyuncular arasında ise Levend Öktem, Sibel Yıldırım Özer, Barış Çelikkol ve Tuna Gürcoşkun gibi isimler yer alıyor. Tel: (0532 365 0213)

*“Kuşlar”: 29-30 Mayıs, saat 20.30’da, İstanbul Çevre Tiyatrosu’nda. Aristofanes’in yazdığı, Volkan M. Sarıöz’ün yazdığı oyunun oyuncuları arasında Cansu Saka, Ezgi Ulusoy, Gözde Şencan, Güliz Gündüz, Hakan Atalay, İbrahim Barulay ve Merve Dizdar yer alıyor. Tel: (0212 585 5935)

*“Mus’ab Bin Umeyr”: 29 Mayıs Cuma, saat 20.00’de, İstanbul 1001 Sanat’ta. Menan Cinleri’nin yazarı ve yönetmeni Mahmud Tahsin’in iki perdelik oyunu. Tel: (0212 504 1001)

*“Yaşamaya Dair”: 29 Mayıs Cuma, saat 21.00’de, Eminönü Ali Paşa Hanı’nda. Nazım Hikmet’in ölümünün 50. yıldönümü için Genco Erkal’ın uyarlayıp yönettiği oyunda, Tülay Günal da oynuyor. Piyano ve viyolonsel eşliğinde oynanan oyunda, başta Fazıl Say ve Zülfü Livaneli olmak üzere değişik bestecilerin Nazım şarkıları da seslendiriliyor. Tel: (0532 350 83 80)

*“Göl Kıyısı”: 29-30 Mayıs, saat 20.30’da, İstanbul, Talimhane Tiyatrosu, Şişli Black Out Sahnesi’nde. Theresa Rebeck’in yazdığı, Mehmet Ergen’in çevirip yönettiği oyunda; Meltem Cumbul, Pelin Ermiş, Seren Şirince, Ushan Çakır, Yiğit Özşener rol alıyor. Tel: (0212 233 1205)

*“Agamemnon: Süpermarketten Döndüm Oğlumu Bir Temiz Dövdüm”: 29 Mayıs Cuma, saat 20.30’da, İstanbul Galata Perform’da. Rodrigo Garcia’nın yazdığı, Burak Safa Çalış’ın yöneip oynadığı oyunun süpervizörü Yeşim Özsoy. Tel: (0212 243 9991)

*“Benim Adım Anna”: 30 Mayıs Cumartesi, saat 20.30’da, İstanbul Tiyatro Karakutu’da. Egemen Sancak’ın yazıp yönettiği oyunda Erşan Özhim, Hamdi Alp, Ayça Çetin, Mevlüt Atış rol alıyor. Tel: (0531 430 08 97)

*“Küçük Prens Bana Dedi ki”: 30 Mayıs Cumartesi, saat 20.30’da, İstanbul, Trump Kültür ve Gösteri Merkezi’nde. Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nun yeni oyunu. Tel: (0212 240 4333)

*“Garaj”: 30 Mayıs Cumartesi, saat 20.30’da, 31 Mayıs Pazar, saat 17.00’de, Craft Kadıköy’de. Kemal Hamamcıoğlu’nun yazdığı, İpek Bilgin’in yönettiği oyunda Enis Arıkan ve Güven Murat Akpınar rol alıyor. Tel: (0216 345 0518)

** *** *** ***

HAFTANIN KAÇMAZLARI

Ajandaya not düşülecekler!

* Berlin Filarmoni’nin 12 Çellisti: 1 Haziran Pazartesi, saat 20.30’da, İstanbul, Aya İrini Müzesi’nde. Giriş: 325, 39 TL. Tel: (0216 556 98 00)

*Rus Mevsimleri ile Amerikan Mevsimleri: Kremerata Baltica – Gidon Kremer: 2 Haziran Salı, saat 20.30’da, İstanbul Lütfi Kırdar Anadolu Auditorium’da. Giriş: 275, 39 TL. Tel: (0212 373 11 00)

*Hindi Zahra: 3 Haziran, Çarşamba, saat 20.30’da, Ankara, ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi Kemal Kurdaş Salonu’nda. Giriş: 50, 35 TL. Tel: (0312 210 41 51)

*Anjelika Akbar – Hakan Aysev – Mutlu Aşk Şarkıları: 3 Haziran, saat 20.00’de, İstanbul, İş Sanat Kültür Merkezi’nde. Giriş: 84, 56 TL. Tel: (0212 316 1083)

*“Woyzeck”: 3 Haziran Çarşamba, saat 20.30’da, İzmir Sanat’ta. Georg Büchner’in yazdığı, Hasan Kuruyazıcı’nın dilimize çevirdiği, İbrahim Güngör’ün yönettiği oyunda; Batuhan Köksal, Jülide Derya, Burak Özhan, Mehmet Onur, Ege Derin gibi isimler yer alıyor. Tel: (0232 482 09 39)

*Oliver Schnyder – İstanbul Resitalleri: 4 Haziran Perşembe, saat 20.00’de, İstanbul, Sakıp Sabancı Müzesi – the Seed’de. Giriş: 150 TL. Tel: (0212 323 6050)

** *** ** **

SERGİLERDEN

Hangi galerileri geziyoruz?

*“Paris’te 3 Gün / 3 Days in Paris / 3 Jours à Paris” başlıklı sergi, 5 Haziran’a kadar Karaköy, İstanbul Gradiva Hotel’de görülebilir. Üç gün üç gece aynı sokaklarda farklı açılarda yaşayan şehri ölümsüzleştiren Lebin Ebru Çokişler, Çiğdem Keskin, Onur Tekin, Orhan Akkaya, Kadircan Savaşkan, Elif Savaşkan, Selda Uçan Genç, Dinçer Kaymak ve Levent Özçelik fotoğraf tutkunlarını 18 fotoğraflık bir sergiyle buluşturuyor. Telefon: (0212 249 77 00)

*TESYEV yararına sanatseverlerle buluşan “Yaban” adlı sergiyi, 6 Haziran’a kadar Akaretler 41’de takip edebilirsiniz. Kenya, Tanzanya, Zambiya, Botsvana, Etiyopya, Güney Afrika Cumhuriyeti, Svaziland, Namibya, Ruanda, Madagaskar gibi birçok farklı ülkelerde gerçekleşen çekimlerle ortaya çıkan fotoğraf sergisinin yaratıcıları İbrahim E. Temo ve Engin Akış.

*2006 yılında Granada’da dünyanın ilk Sualtı Heykel Müzesi’ni açan ve su üstü hayatını su altına taşıyan, kendisi de bir dalgıç olan Jason De Caires Taylor’ın beton heykellerinin fotoğrafları bu yıl 17.si düzenlenecek Avrupa Hazır Beton Birliği (ERMCO) Kongresi kapsamında sergileniyor. National Geographic’in dünyanın en iyi 25 harikası arasında gösterdiği Taylor’ın heykelleri doğa ve insanın kurduğu dünya arasındaki karmaşık ilişkileri sembolize ediyor. Gerçek insan boyutunda, doğa ve sanatın iç içe geçtiği Taylor’ın 18 şaheserinin fotoğraflarını 4-5 Haziran tarihleri arasında Askeri Müze’de 9-16 saatleri arasında kongredeki sergide görebilirsiniz. Tel: (0212 233 2720)

*Galeri Nev’de, Meltem Işık‘ın “Şüpheli Benzeşmeler” başlıklı sergisi görülebilir. İlk sergisinde kişinin bedeniyle ilişkisini, aynı anda hem gören hem de görülen olma özelliği çerçevesinde ele alan Işık, bu defa işlerinde insan bedeni üzerinden, gördüğümüzü nasıl algıladığımızı araştırıyor. Sanatçı, yakın kadraj fotoğrafladığı bedenlere ait detayları bir araya getirirken, görülene dair alternatif okuma olanakları ima ederek, algının ve belleğin kurgulama potansiyeline işaret ediyor. Sergi 9 Haziran’a kadar açık kalacak. Tel: (0212 252 1525)

** *** *** *** **

HAFTANIN MEKANLARI

Şimdi karaoke zamanı!

*Hard Rock Cafe / Beyoğlu Terasında her salı akşamı 20.00 – 00.00 arasında gerçekleşen karaoke deneyimi ile özel barbekü sosuyla servis edilen ‘chicken tenders’ ve fıçı arpa keyfini sürebilirsiniz. Ücreti: 49.90 TL. Tel: (0212 244 67 38)

*KB Küçük Beyoğlu / Beyoğlu: Mekan “paralel sesler, paralel eğlenceler” sloganıyla her cumartesi, saat 20.00’den itibaren meraklılarını ağırlıyor. Tel: (0506 896 6665)

*My Moon Karaoke Bar / Taksim Cuma ve Cumartesi saat 10.00-05.30, diğer günler ise saat 10.00-04.00’e kadar karaoke tutkunlarının buluşma adresi olmaya devam ediyor. Tel: (0212 245 96 99)

*Club Karaoke / Beyoğlu Pazar, pazartesi kapalı olan mekan, cuma-cumartesi saat 19.00-05.00, diğer günler ise saat 19.00-02.00 arasında açık. Tel: (0212 293 76 39)

Kaynak: Habertürk

tarihte-bugun-ne-oldu421 Mayıs, Gregoryen Takvimi’ne göre yılın 141. (artık yıllarda 142.) günüdür. Yıl sonuna kadar kalan 224 gün vardır.

Olaylar

  • 996 – III. Otto, Kutsal Roma Germen İmparatorluğu tacını giydi. 16 yaşındaki Otto, 3 yaşından beri Almanya kralıydı. İmparatorluğu 6 sene sürdü.
  • 1847 – Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü (Defterhane-iş Amire Kalemi) kuruldu.
  • 1864 – Kuzey Kafkasyalılar-Çerkesler’in anavatanları olan Kuzey Kafkasya’dan Ruslar tarafından Osmanlı topraklarına sürgün edilmesi
  • 1881 – Amerikan Kızılhaçı Clara Barton tarafından kuruldu.
  • 1900 – Rusya, Çin’deki Boxer ayaklanmasını bahane ederek Mançurya’yı işgale başladı.
  • 1904 – FIFA (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) Paris’te kuruldu.
  • 1927 – ABD’li havacı Charles Lindbergh, ‘Sprit of St. Louis’ adlı uçağıyla New York’tan Paris’e uçarak, Atlas Okyanusu’nu geçen ilk pilot oldu.
  • 1950 – Demokrat Parti’nin 14 Mayıs’taki seçimlerden galibiyetle çıkmasıyla Adnan Menderes Başbakan, Celâl Bayar Cumhurbaşkanı oldu.
  • 1960 – Harp Okulu öğrencileri, Hükumet aleyhine sessiz yürüyüş yaptı.
  • 1963 – Harp Okulu Komutanı Talat Aydemir Anayasa’nın önerdiği bazı reformların gerçekleştirilmediği gerekçesiyle ikinci bir darbe girişiminde bulundu, fakat başarılı olamadı.
  • 1979 – San Francisco, California’da Dan White’ın Harvey Milk ve George Moscone cinayetlerinden minimum cezayı almasına karşı ‘White Night Riots'(Beyaz Gece Ayaklanması) yaşandı.
  • 1981 – Atatürk’ün 100’üncü doğum yıl dönümü törenlerle kutlandı.
  • 1983 – Avrupa Konseyi’nin, Avrupa medeniyetinin zenginliğini oluşturan kültürleri tanıtmak amacıyla düzenlediği sergilerden 18’incisi İstanbul’da Anadolu Medeniyetleri Sergisi adıyla açıldı.
  • 1991 – Hindistan Başbakanı Rajiv Gandhi öldürüldü.
  • 1994 – Hacda şeytan taşlama sırasında izdiham çıktı: Yedisi Türk olmak üzere 185 hacı öldü.
  • 1996 – Örtülü ödenekten 5.5 milyar lira ile bazı kişi ve kuruluşları dolandırdığı öne sürülen Selçuk Parsadan, Balıkesir’in Altınoluk beldesinde yakalandı.
  • 1997 – Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Refah Partisi’nin Anayasa’nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle sürekli kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne dava açtı.
  • 2004 – Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Anayasa değişikliğini onayladı ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) kaldırıldı.

Doğumlar

  • 1471 – Albrecht Dürer, Alman ressam, matematikçi (ö. 1528)
  • 1688 – Alexander Pope, İngiliz şair
  • 1855 – Émile Verhaeren, Belçikalı şair (ö. 1916)
  • 1902 – Marcel Breuer, ABD’li mimar ve tasarımcı (ö. 1981)
  • 1947 – İlber Ortaylı, Tarih Profesörü-Akademisyen
  • 1980 – Aydın Çetin, Türk futbolcu
  • 1982 – Saygın Soysal, Türk sinema ve dizi oyuncusu
  • 1987 – Mateus de Souza, Brezilyalı Futbolcu
  • 1994 – Tom Daley, İngiliz dalgıç

Ölümler

  • 1895 – Franz von Suppé, Avusturyalı besteci (d. 1819)
  • 1935 – Jane Addams, ABD’li toplumsal reformcu, Nobel Barış Ödülü sahibi (d. 1860)
  • 1952 – John Garfield, ABD’li aktör (d. 1913)
  • 1965 – Geoffrey de Havilland, İngiliz uçak tasarımcısı (d. 1882)
  • 1971 – Avni Dilligil, Türk tiyatro sanatçısı (d. 1908)
  • 1983 – Eric Hoffer, ABD’li yazar (d. 1902)
  • 1991 – Rajiv Gandhi, Hindistan başbakanı (d. 1944)
  • 1997 – Mustafa Ekmekçi, Türk gazeteci ve yazar (d. 1924)
  • 2000 – John Gielgud, İngiliz oyuncu (d. 1904)
  • 2000 – Barbara Cartland, İngiliz yazar (d. 1901)
  • 2005 – Şevki Şenlen, Türk eski milli futbolcu ve spor yazarı (d. 1949)
  • 2008 – Cengiz Keskinkılıç, Türk tiyatro ve dizi oyuncusu, seslendirme sanatçısı, yönetmen (d. 1938)

Tatiller ve Özel Günler

  • Dünya Süt Günü
  • Diyalog ve Kalkınma için Dünya Kültürel Çeşitlilik Günü
  • Fırtına : Ülker Fırtınası

isik-universitesi-dans-10‘FMV Işık Üniversitesi Geleneksel Dans Festivali’ muhteşem gösterilere imza attı. FMV Işık Üniversitesi Dans Kulübü tarafından geleneksel olarak düzenlenen 5. Dans Festivali, Şile Kampüsü Oditoryumunda düzenlendi.

Sanatın en estetik hali olan dans, üniversite öğrencilerinin sunumuyla izleyenlere tadına doyulmaz bir gece yaşattı.

‘FMV Işık Üniversitesi Geleneksel Dans Festivali’ muhteşem gösterilere imza attı. FMV Işık Üniversitesi Dans Kulübü tarafından geleneksel olarak düzenlenen 5. Dans Festivali, Şile Kampüsü Oditoryumunda düzenlendi.

Dünya danslarını ve üniversiteleri bir araya getiren Işık Üniversitesi, festivalin açılışını Broadway gösterisi ile yaptı.

DOKUZ ÜNİVERSİTEDEN NEFES KESEN GÖSTERİLER

FMV Işık Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleşen dans festivaline; Aydın, Boğaziçi, Doğuş, İstanbul, İstanbul Teknik, Marmara, Okan ve Yeditepe Üniversiteleri’nin dans toplulukları katıldı. Festivalde salsa, bachata, latin, rueda, cha cha, oryantel ve hiphop gibi pek çok farklı dans gösterisi sunuldu.

ATATÜRK’E İTHAF EDİLEN DANS AYAKTA ALKIŞLANDI

İzleyenlerden en çok alkışı İstanbul Üniversitesi Modern Dans Ekibi Nuray Uzun ve Kerem Ünal İnanç’ın Atatürk’e ithaf ettikleri “Ölümsüz” adlı koreografisi aldı. Ekip dakikalarca ayakta alkışlandı.

Gösterilerin bitiminde ödül töreni yapıldı ve öğrencilere ödülleri takdim edildi. Dans festivali tüm dansçılarla ve izleyicilerle aynı anda müzik eşliğinde dans ederek gösteri coşkuyla sona erdi. FMV Işık Üniversitesi’nin bu organizasyondaki başarısı övgüye değer bulundu. Gösterileri izleyenler, “Kendimizi Aspendos’un büyülü ortamında gibi hissettik” dedi.

Düzenledikleri gezi ile Latmos Dağı’na giden Assos Doğa Gezginleri Grubu’nda yer alan bazı kimseler, 8 bin yıllık kaya resimlerinin bulunduğu bölgedeki kayaların üzerine sprey boyayla adlarını yazdılar.

kaya_resimlerie_sprey.-assospeg

Muğla ve Aydın il sınırları içerisinde yer alan Beşparmak (Latmos) Dağı’ndaki 8 bin yıllık kaya resimlerinin bulunduğu bölgeye, bazı kayaların üzerine sprey boyayla bir gezgin grubunun adının yazılıp, fotoğraf ve görüntülerinin sosyal paylaşım sitelerinde paylaşılması, tepkilere neden oldu. Bodrum Kent Konseyi Kültür ve Sanat Meclisi Başkanı Ayşe Temiz, yapılanı çirkinlik olarak nitelendirirken; Merkezi İzmir’ de bulunan Assos Doğa Gezginleri Grubu, tepkiler üzerine fotoğraf ve görüntüleri sayfadan kaldırıp, özür diledi.

Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi eski müdürü ve arkeolog Ayşe Temiz, başkanı olduğu Bodrum Kent Konseyi Kültür ve Sanat Meclisi binasındaki basın açıklamasıyla Latmos’taki tarih kaya resimlerine sprey boyalı tahribat nedeniyle gezginleri eleştirdi.

Temiz, “Biz, Bafa Gölü ve etrafını  taş ocakları ve cehalete karşı korurken, gezginlerin (Assos Doğa Gezginleri) korunması gerekli kayalara kırmızı sprey boya ile verdikleri zarar ve çirkinlik olacak iş değil. Filmin 2.53. dakikasına bakınız. Bir bölümü Aydın bir bölümü Muğla il sınırları içinde bulunan, antik dönemde ‘Latmos’ adını taşıyan Beşparmak Dağı, insanoğlunun göçebelikten yerleşik düzene geçmesine koşut olarak gelişmiş, değişen yaşam biçiminin ifadesi olarak yorumlanan ve şimdiye dek tüm kaya resmi sanatı içinde, konu ve resim dili açısından tek olma özelliğine sahip tarih öncesi kaya resimlerini bünyesinde bulundurmaktadır. En erken dönemlerden itibaren Latmos kutsal dağlar arasında yerini almıştır. Bizler buranın milli park olması için tüm hazırlıklarımızı sürdürürken bir grup gezgin, gezeceğiz diye bölgeye gitmiş ve on bin yıllık antik resimlerin bulunduğu kayalıklara marifetmiş gibi sprey boya ile grubun adını yazmışlar; yetmemiş fotoğraf ve video çekip facebookta paylaşmışlar. Yetmemiş bir de ‘İşte biz her yerde böyle adımızı yazarız iz bırakırız’ diyorlar. Lanet olsun sizin bıraktığınız ize. Bu ayıptır, cehalet diyemeyeceğim çünkü grubun çoğu kültürlü insanlardan oluşuyor. Bizler Bafa Gölü ve etrafındaki on binlerce yıllık tarih ve kültürü, taş ocakları ve cehalete karşı korumaya çalışırken, ‘Gezeceğiz’ diye bölgeye gidenlerin ve kayaları boyayanların taş devri kafasından farkı var mı?” dedi.

Assos Doğa Gezginleri Grubu Kurucusu ve Sözcüsü Gökhan Çapkın ise tepkiler üzerine yaptığı açıklamada, “Durumu Bafa gezisinden sonra fark ettik. Gruptan bazıları kayalara boya ile yazı yazmışlar. Bunu affetmek mümkün değil. Gösterilen tepkilere biz de tamamen katılıyoruz ve bugün Bafa Gölü’ndeki dostlarımıza telefon ederek boyanan kayanın hemen temizlenmesi konusunda istekte bulundum. Kaya, bugün temizlenecek. Böyle bir hatayı kabul etmemiz ve tasvip etmemiz söz konusu değil. Tepki gösteren değerli arkeologumuz ve tarih severlerden çok çok özür diliyoruz. Doğa ve tarihe zarar veren bir grup olarak bilinmek istemiyoruz. Çünkü gerçekten böyle değiliz. Sadece bölgedeki değerlerimizi tanımak, korumak ve tanıtmak için sık sık geziler düzenliyoruz. Böyle bir hata için ne kadar özür dilense azdır. Grup liderleri olarak bu tür tarihe zarar verenlere müdahale etmek öncelikle bizim görevimizdir. Bu bilinci taşıyoruz ancak alan çok büyük olduğu için bunu fark edemedik” dedi.

Editör: Kısaca “doğa gezginleri” nin tabiatı çok sevmelerinden dolayı kültür ve eğitim seviyelerinin çok yüksek olduğuna inanmamız lazım. O kadar yüksek ki bunu sloganlarla ölümsüzleştirmişler…Ne var yani!

Kaynak : haber.sol.org.tr

“Üvey evlât gibiyiz”

İki genç balet, sitemkâr. Türkiye’de yeterince ilgi görmediklerinden yakınıyorlar. ABD’de düzenlenen Grand Prix Klasik Bale Yarışması’nda Deniz Akarslan klasik balede birinci, Berkay Günay da modern dansta ikinci oldu. Önlerinde New York finali var. Ama ceplerinde beş kuruş para yok.

Deniz ile Berkay, başarının sırrı 'disiplin' diyor. İkili, her gün 7 saat çalışıyor. [Fotoğraf: Hüseyin Narin/Al Jazeera Türk]

Deniz ile Berkay, başarının sırrı ‘disiplin’ diyor. İkili, her gün 7 saat çalışıyor. [Fotoğraf: Hüseyin Narin/Al Jazeera Türk]

Deniz Akarslan ve Berkay Günay, iki genç balet. Biri 16, diğeri 17 yaşında. Her ikisi de İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Bale bölümü öğrencisi.

Başak Çubukçu Prodüktör

Yazıyı Hazırlayan: Al Jazeera Türk Kanalı’nda Kıdemli Haber Prodüktörü .
Başak Çubukçu

 

Deniz ve Berkay, geçen günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen Grand Prix Klasik Bale Yarışması’nda birincilik ve ikincilik elde etti. Deniz, klasik dalda birinci oldu. Berkay da modern dansta ikinci. Bu derece, onların yaşıtları arasında Türkiye adına elde edilmiş en önemli derece.

Deniz, Berkay ve hocalarıyla prova arasında görüştük.

Grand Prix Klasik Bale Yarışması’nda elde ettikleri dereceler önemli çünkü Deniz ve Berkay, uluslararası arenada ilk kez boy gösterdi. İlk tecrübelerinde kendilerinin dahi beklemediği bir gururu yaşadılar. Aslında elde ettikleri başarı, yarı final. Asıl önlerinde daha zorlu bir etap var: final elemesi… Her ikisi de çok sıkı çalışıyorlar.

Deniz Akarslan ve Berkay Günay, iki genç balet. Biri 16, diğeri 17 yaşında. Her ikisi de İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Bale bölümü öğrencisi.

Deniz ve Berkay, geçen günlerde Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen Grand Prix Klasik Bale Yarışması’nda birincilik ve ikincilik elde etti. Deniz, klasik dalda birinci oldu. Berkay da modern dansta ikinci. Bu derece, onların yaşıtları arasında Türkiye adına elde edilmiş en önemli derece.

Deniz, Berkay ve hocalarıyla prova arasında görüştük.

Grand Prix Klasik Bale Yarışması’nda elde ettikleri dereceler önemli çünkü Deniz ve Berkay, uluslararası arenada ilk kez boy gösterdi. İlk tecrübelerinde kendilerinin dahi beklemediği bir gururu yaşadılar. Aslında elde ettikleri başarı, yarı final. Asıl önlerinde daha zorlu bir etap var: final elemesi… Her ikisi de çok sıkı çalışıyorlar.

Birbirlerini rakip olarak görmüyorlar aksine onlar tek vücutlar.

“İsmim açıklandığında sağa sola bakıyordum. Deniz dürttü. Anlamadım, beklemiyordum çünkü. Deniz’i de yanındaki Kanadalı çocuk dürttü. Bizim için sürprizdi. New York için Allah büyük.”

Amaçları, dünyaca ünlü bale okullarından burs kazanmak. Deniz’in gönlünde yatan aslan, The Royal Ballet… Berkay’ınki de Het National Ballet School.

“Bizim için çok önemli, geleceğimizi aydınlatacak. Yarışmaya, istediğimiz okulların kapıları açılsın, önümüz açılsın diye girdik. Birincilik ya da ikincilik değildi amacımız. İsim duyurmak değil. Bu yarışma sayesinde bize burs alabiliriz.”  

Konservatuardan hocaları Sergo Tereshenko’nun yüzü, öğrencilerinin 600 yarışmacı arasından dereceye girmesinden dolayı gülüyor. Tereshenko, öğrencilerini savaşçı olarak görüyor.

Deniz ile Berkay'ı finale hazırlayan Sergo Tereshenko, "Bursu kazanırlarsa büyük olay. Bir Türk kazanmış olacak" diyor. Fotoğraf: Hüseyin Narin

Deniz ile Berkay’ı finale hazırlayan Sergo Tereshenko, “Bursu kazanırlarsa büyük olay. Bir Türk kazanmış olacak” diyor. Fotoğraf: Hüseyin Narin

“İkisi de savaşçı karaktere sahip. Savaşçıysan başarılı olursun. Bunlar ilk kez yurtdışında sahneye çıkan çocuklar. Deniz, başta sahnede ufak bir fare gibiydi. Korkudan tir tir titriyordu. Ama kendisini sonradan yavaş yavaş toparladı. Demek ki asker karakteri var. Çalışkan. Sadece Allah vergisiyle olmaz, çalışmak lazım. Bunu her ikisi de yaptı.”

“Türkiye’de kıymet yok”

Çocukluk yaşlarından bu yana baleyle iç içeler. Bale, hayatlarının merkezinde değil. Bale, hayatlarının ta kendisi. Disiplini elden bırakmıyorlar. Günde yedi saat çalışıyorlar. Onlara göre bu, stadyumu altı kere turlamakla eş değer… Geri kalan saatlerde yemek yiyor, arkadaşlarıyla vakit geçiriyorlar.

Birinciliği elde eden Deniz Akarslan’a göre kabiliyet önemli ama asıl önemli olan disiplin.

“Baleye olan ilgim dokuz yaşında başladı. Teyzemin çocukları balet ve balerin. Biliyor musunuz, çocukken bale gösterisi izlerken gider televizyona sarılırmışım. Annem ve babam ne kadar aydın insan olsalar da bu duruma önceleri önyargıyla yaklaşmışlar. Sıcak bakmamışlar. Teyzem, kabul ettirdi baleyi. Bale, benim hayatım. Okuldaki çalışmamız, saat 19.30’da bitecek. Buradan çıkıp Kabataş vapuruna bineceğim. Bir saat sonra evde olacağım, yemek yiyemeden yatacağım. Sabah 08.00’de yine burada olacağım. Başarının sırrı bu. Hayatınızda sadece bale olmalı ve sadece disiplin. Olmadan çok zor, kabiliyet kurtarmıyor.”

Gençler, azimli. Elde ettikleri başarının bilincindeler ve hayallerinin avuçlarının arasından kaçmasına izin vermeyecek kadar da kararlı. Final, onların mesleklerini sürdürebilmeleri için tek şansları. En azından onlar böyle yorumluyor ve görüyor. İkincilikle dönen Berkay Günay açıklık getiriyor:

Berkay Günay'ın ailesi bale eğitimi için Mersin'den İstanbul'a taşındı. [Fotoğraf: Hüseyin Narin/Al Jazeera Türk]

Berkay Günay’ın ailesi bale eğitimi için Mersin’den İstanbul’a taşındı.
[Fotoğraf: Hüseyin Narin/Al Jazeera Türk]

“Baleye Türkiye’de devam etmek gibi bir hayalim yok. Tamamen yurtdışı odaklı. Bale, yurtdışında daha değer görüyor ve maddi olarak da daha doyurucu. Çünkü değer verilen bir sanat dalı. Bizim en büyük şanssızlığımız, bu meslek için Türkiye’de doğmak. Futbolcu olmak isterdim, o zaman daha çok değer buluyorsun, bu ülkede. Kıymet yok, tek kırıldığımız nokta bu. Yurtdışında sokakta ‘Ben baletim’ diyebiliyorsun göğsünü gere gere. Ama burada biraz belli etsen gelecek tepkiler hep aynı. Direkt bel altı çalışıyorlar bize.”Finalde de başarılarını devam ettirebilirlerse burs kazanma şansları olacak. Hocaları aynı zamanda devlet sanatçısı olan Sergo Tereshenko bunun elde edilmesi zor bir fırsat olduğunu söylüyor.

“New York çok zor etap. Orada kazanırlarsa burs kazanacaklar. Burs kazanınca okul seçecekler. Düşünün Royal Bale’den gelmiş burs. Kendi imkanlarıyla girmeye kalksa yıllık en az 30 bin pound ödemesi lazım. Bursu kazanırsa, hiç para ödemeyecek. Daha da ötesi bir Türk kazanmış olacak. Okul çok etkili, bunun için çalışıyorlar. İnşallah kazanırlar.”

Paraları yok

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın iki genci ve hocalarını yurtdışına götürecek ne yazık ki bütçesi yok. Aileler devreye girip ekibi Amerika Birleşik Devletleri’ne yollayabilmek için kredi başvurusunda bulundular.

Ancak her koyun kendi bacağından asılır misali, iş başa düşmüş. Bir yandan elemelere hazırlanıp diğer taraftan kapı kapı kaynak aramaya başladılar. İlk etap için zor olsa da kaynak buldular. Deniz ve Berkay, o sürecin çok sancılı olduğunu anlatıyor.

Deniz Akarslan, balenin Türkiye'de sanatın parçası olarak görülmediğini söylüyor. [Fotoğraf: Hüseyin Narin/Al Jazeera Türk]

Deniz Akarslan, balenin Türkiye’de sanatın parçası olarak görülmediğini söylüyor.
[Fotoğraf: Hüseyin Narin/Al Jazeera Türk]

“Okulun tuvaletini yenilemek için bile bütçe çıkmıyor. Amerika’ya gibi bir yere dört kişiyi yollamaları çok zor. Okul yönetimi, bize yardımcı olamayacaklarını açıkladı. Verseler de borç olarak verebileceklerini söylediler. Her yere başvurduk. Lions’a başvurduk. Onlar olmasa gidemezdik. Sadece uçak için değil, oteli de hallettiler.”Gençler kaynak bulmak pahasına şirketlerin markalarını üstlerinde taşımaya bile razı olmuşlar.

“Biz şirketlere şunu da dedik: ‘Biz öylesine gidelim-gelelim demiyoruz. Sizi de temsil edeceğiz. Bize tişört, çanta verin. Onları taşıyalım. Hem sizin adınızı da taşımız oluruz.’ Ama kimse yanaşmadı.”

Berkay Günay, kendilerine ters gelse de bunu yapmaya mecbur olduklarını dile getiriyor.

“Keşke böyle olmasa… Ama başka türlü olmuyor. Kabul etmiyorlar. Yurtdışına baktığımızda aslında bize gelmeleri gerekiyor, Türkiye’de kapı kapı dolaştık. Hocamız kaç yaşında, onun bize sadece bale öğretmesi gerekirken insanların kapısında bekledi. Oraya gidebilmek bizim için çok zordu.”

New York için de ceplerinde paraları yok. Yine sancılı bir süreç onları bekliyor. Final, nisan ayında.

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı, Osmanlı'dan günümüze gelen iki sanat kurumundan biri. [Fotoğraf: Hüseyin Narin/Al Jazeera Türk

İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı, Osmanlı’dan günümüze gelen iki sanat kurumundan biri.
[Fotoğraf: Hüseyin Narin/Al Jazeera Türk

Okul binası yetersizİstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı binası, Kadıköy’de. 1986’dan bu yana bina arayışları devam ediyor. Bale Ana Sanat Dalı Başkanı Oral Yazıcı, mevcut binanın bale için uygun olmadığını ifade ediyor.Yazıcı, Deniz ve Berkay’ın tüm bu olumsuzluklar içinden nasıl sıyrıldıklarına şaşırdığını söylüyor:

Oral Yazıcı: Balenin içinde bulunduğu durum, 10 yıl önce çok daha iyiydi. Her geçen yıl daha da kötüye gidiyor. Fotoğraf: Hüseyin Narin

Oral Yazıcı: Balenin içinde bulunduğu durum, 10 yıl önce çok daha iyiydi. Her geçen yıl daha da kötüye gidiyor. Fotoğraf: Hüseyin Narin

“Bu okul, bale yapmaya müsait değil. Konservatuara müsait değil. 55 yaşındayım, ben 30 yıldır buradayım. Şu okulda biz geldiğimiz günden beri bina arıyoruz. Salonlarımız uygun değil. Aynı salonda orkestra çalışıyor, müzik çalışıyor. Bu çocuklar nasıl çıktılar, bazen düşünüyorum. Şaşırıyorum.”

Bunlara rağmen konservatuarda yaptıklarını mucize olarak değerlendiriyor. Aslına bakarsanız haksız da değil. Verdiği örnek de bunu gösteriyor:

“Fiziki olarak bu bina konservatuara uygun değil. Sadece bale değil, gidin bakın çocuklar tuvaletlerde çalışıyor. Klarnetini ya da keman gitarını alıyor tuvalette çalışıyor. “

Kaynak :  aljazeera.com.tr

Üniversite öğretiminin genç kişiyi bir konuda uzmanlaştırma ve meslek kazandırma amacını güttüğü hepimizce bilinir ve benimsenmiştir. Fakat bu sadece pratik amaçtır; ötesinde asıl amaç gerçekleşmeyi bekler: Bir kişiliğin olgunlaşması.

eğitim-felsefe.

 

Öğretim, öğretenin edinmiş olduğu bilgileri öğrenene aktarmaktır. Elbette bu düşündürerek ve tartışarak yapılır. Öğrenci ezberlemeyecektir; daha doğrusu, öğrendikleri arasında, sonraki bilgilenmeleri için belleğinde tutması zorunlu olmayanları kenarda tutup, gerektiğinde hatırlayacak, ama zorunlu olanları, geçici olsa bile unutmayacaktır.

Eğitim, öğretimle birliktedir ama öğretimden nitelikçe farklıdır. Öğretim verilir, eğitim alınır. Öğretmen, “eğitim veriyorum” derse, yanılıyordur; çünkü eğitilmenin özünde alıcı, özümseyici, duyarlı olmak vardır. Öğrenci kendini, öğrendikleriyle birlikte bu nitelikleri edinme yönünde geliştirir. Öyleyse öğretmen, “öğretiyorum” deyişinde kalmayacak, “öğrencimin eğitim almasına yardımcı oluyorum” da diyecektir.

Öğretim bir sınıftaki bütün öğrencileredir. Eğitim ise öğrenenle öğreten arasında karşılıklı ve sürekli ilişki, iletişim gerektirir. Bu durum öğretimin her alanı için geçerlidir.

Örnek olarak hukuk öğreniminde bir dersi, Roma hukukunu alalım. Bu ders sadece hukuk tarihi bakımından değil, hukukun yüksek amaçları bakımından önemlidir. Ama bu dersin hakkını vermek için sadece Romalıların ne gibi yasalar yaptıklarını öğrenmek değil, güzel bir deyişimizle, “tarihin imbiğinden geçmek” gerekir. Bu, tarihsellik bilincinin kazanılmasıdır, eğitimdir.

Felsefenin öğretim-eğitiminde bu tür sorunlar, güçlükler baştan çözülür. Baştan olmazsa hiç başlayamaz ve hiç çözülemez. İlk iş felsefeyle uğraşmaya başlayan öğrencinin fikrini almaktır, -felsefe hakkında değil, çünkü bunu henüz edinmemiştir; her gün kullandığımız kavramlar hakkında: amaç, anlam, değer, ölçü, nicelik, nitelik, hak, adalet, gelenek, inanç, toplumsallaşma, özgürleşme gibi. Gencin bu genel sorunları içselleştirmesi, kendine mal etmesi, yaşadıklarıyla, gözlemledikleriyle bağıntılar kurması, edindiği bilginin dışında kalmaması için de etkince hesaplaşmaya girmesi, ilgisini sürekli kılar. Bunu başardıkça, felsefe tarihinin bizden en uzak çağlarında konuşmuş kişiler, şimdiye gelir, onunla yeniden konuşurlar.

Çocukları felsefe öğrenimine başlayan anne babalar haklı olarak bu soruyu sorarlar. Çocukları onlara “Platon’un Devlet diyaloğunu okuyoruz ve adalet üzerine tartışıyoruz” cevabını verince, eğer açık görüşlü iseler, “tartışarak kim çözmüş, baksana o zamandan beri çözüme ulaştırılamamış” demezler, ama bu tartışmanın, edineceği meslekte çocuklarına ne sağlayacağını bilmek isterler. Bunun doğrudan cevabı yoktur. Olsaydı, yüzyıllardır ve her uğraşanın ömrü boyunca tartışılmazdı. Ama buna rağmen felsefe sadece tartışma değildir, çünkü böyle olsaydı çoktan bıkkınlık getirir ve artık kimse uğraşmazdı.

Sorunlar hem güncel hem geneldir. M.Ö. 5. yüzyılda Attika’da ve çevresinde “sophistes” (bilgeler) denilen bir grup insan kent kent dolaşarak tüm inançları sarsan konuşmalar yapıyorlardı. Onlara göre din bir icattı. Devlet, ya güçlülerin zayıfları ezmesinin ya da zayıfların güçlüleri baskı altında tutmasının aracıydı ve nasıl olursa olsun bu aracı kullananlar sağlıklı kişiler değildi. Eğitim kanıksanmış yutturmaca kanaatlerinin yeni kuşaklara öğretilmesiydi. Bu adamlar gittikleri yerlerde hem dinleniyor, bazen seviliyor ama çoğunlukla kovuluyordu. Onlar zaten bilineni eleştiriyorlardı. Ele geçirdikleri hiçbir şey yoktu ama yüzyıllar sonra bizim düşüncemizi aydınlatıyorlar. Kısaca anlattığım tarihsel olay, felsefenin karşıt kültürünün doğuşudur.

Sürdürümü sadece Hellas’da kalmadı; çeşitli biçimlerle Anadolu’da da yaşadı, fakat 15. yüzyılın ilk çeyreği içinde tükendi. Son temsilcisi Şeyh Bedrettin’dir. O, cennette cennetlikleri eğlendiren hurilerin, cehennemde yanan ve daha da yanması için günahkarların taşıdığı odunların hayal olduğunu şöyle söylüyor: “Hayaldirler, çünkü algıya verilmemişlerdir.” Felsefi çekirdeğini hemen gördüğümüz bu dünyevi dünya görüşünün nasıl oluştuğu, sonradan nasıl kesildiği ve Cumhuriyete kadar Türkçe’de özgün felsefenin olmayışının nedenleri çok yönlü katılımla açıklığa kavuşturulabilir. Bu bir eksikliğimizdir. Eksikliği kapatmak için tüm insan bilimlerinin ortak araştırmalar yapması gerekiyor.

Karşıt kültür karşıtını yok etmez; tersine geliştirir. Felsefe olmasaydı, ilahiyat olmazdı, sadece din yorumları olurdu. Gerek Hıristiyan gerek İslam ilahiyatı felsefi tartışmalar içerir. Farabi ilahiyatın felsefe kürsüsünden cevaz almasını ister; bu tutumla da vahiyi akılsal açıklamaya çalışır. Farabi öldüğünde cenaze namazını halife kıldırdı, halk kıldı, ulema kılmadı, çünkü o Medinet-ül Fazıla’daki (bilgeler şehrindeki) en yüksek yeri filozofa ayırmıştı. Ölçülülüğü, söz ölçüsünü, kavrayan aklın açıklaması toplumsallığı geliştirir. İslamiyet zulme karşı doğmuş yayılmış, toplumsallaşmış, dünya dini olmuştur. Tarihi böyleyken nasıl oluyor da din konularında yetkili kişiler, en azından dini bayramlarda “kardeşlerim birbirinize işkence etmeyiniz” demiyorlar? Demezlerse ve topluma açıkça, yöneticiye korkusuzca hitap etmezlerse, o zaman, karşılarında karşıt kültürü keskince, uzlaşmazca bulurlar.

Karşıt kültür 9-10’uncu yüzyıllarda Arapça felsefeyi doğurdu. Diller arası iletişim kurulmuştu. Önce Süryaniceye sonra Arapçaya çevrilen Grekçe eserler, yazar ve metin karışıklıklarına rağmen, ve Arapça düşünürlerin özgün katkılarıyla, Avrupalınınkinden üçyüz yıl önce, hem de artık halk dili olmayan Latince gibi değil, konuşulan Arapçada bir yeniden doğuşu, Renaissance’ı getirdi. Bu canlanış 14-15. yüzyıllarda, tarihin en büyük medeniyeti olan Endülüs’de doruğa ulaştı. Tarihin imbiği bize en büyük düşünsel mirasımızın neler ve nerelerde olduğunu gösteriyor. Avrupa Renaissance’ının Endülüs’e borcu vardır ve bunu henüz iyice anlamış değildir. Anlasaydı, yüzyılımızdaki faşizmlerine kültürel bir set çoktan çekmiş olurdu.

Ama Avrupalının gözardı edemeyeceğimiz bir yeteneği de var: çelişkisini kavrayabilme ve aşabilme. Avrupalı için hukuk yaşanan bir olaydır. Bilim, bir nesneyi elinde evirip çevirebilmektir, nesnenin özelliklerini dışsallıkta ve pratik amaçlar için kullanımında bırakmayıp atomik yapısına girerek anlamaktır. Eğitimin amacını “hoca dedi ki” den çıkarıp, bunu defterden silip yerine “ben düşünüyorum”u (cogito) geçirebilmektir.Dünyaya egemenlik ve sömürgenlik Avrupalının bir yüzü, bilim sanat ve felsefedeki yaratıcılığı öbür yüzüdür. Başarılarını egemenlik için kullandı; şimdi bunun getirdiği çelişkileri çözmeye çalışıyor. Bizim Avrupalı karşısında duruşumuz ancak tam bağımsız bir duruş olursa onu anlayabiliriz ve kendimizi anlatabiliriz. Bu duruş Cumhuriyetimizin ilk iki onyılında gösterildi, sonra yitirildi.

UNESCO felsefe haftasındayız. Bu bir kutlama haftası değildir, ne UNESCO’yu ne de felsefeyi. Bu günler çağrı günleridir. Somut eyleme geçme günleridir. UNICEF, UNESCO’nun çocukların sağlığı ve eğitimiyle ilgili birimidir. Şimdi, daha önce söylediğim, yazdığım bir düşünceyi yeniden sunmak ve bu toplantının kapanış bildirgesine dahil edilerek UNICEF’e çağrı olarak iletilmesini düşünmenizi istiyorum: Dünyanın her ülkesinden bir temsilci çocuk seçilerek hepsinin UNICEF yetkilileri eşliğinde, kan gövdeyi götüren bölgelere, öncelikle Irak ve Filistine götürülmesi ve olayların içinde onlara “siz böyle olmayın” denilmesi, gelecekteki eğitim için talebimdir. Bunun ötesinde sizlere söyleyeceğim bir şey yoktur.

Saygılarımla.

Prof. Dr. Uluğ Nutku

***

Referans: Felsefeciler Derneğinin “UNESCO Felsefe Haftası” dolayısıyla düzenlediği “Eğitim ve Felsefe” başlığındaki sempozyumda konuşma. Ankara, 19 Kasım 2005.

Kaynak : Dünyalılar

Bu buluşlar sadece iletişimin değil, insanlık tarihinin de gelmiş geçmiş en büyük devrimleri arasında yer alıyor. İletişim bizi bugünlere getirdi bakalım kronolojik olarak nasıl bir gelişim izlemişiz.

M.Ö 4000 – 1200Alfabe

Alfabe

İnsanın konuşmasının ardından bilgileri kaydetmeyi sağlayan alfabe, konuşmadan sonraki en büyük atılımdır. 

Alfabenin doğuşu, yazının doğuşuyla eş zamanlıdır ve Sümerlere yani günümüzden 5000 yıl önceye tarihlenir. Bilindiği üzere buna çivi yazısı (cuneiform) adı verilir. Çivi yazısına benzer simgelerle Sümerler’i takip eden (Asur, Babil, Elam, Akad, Hitit vs.) birçok Mezopotamya uygarlığı; dillerini kâğıda, taşa, toprağa dökmüşlerdir.

Çivi yazısının ardından Eski Mısır’da hiyeroglifler ortaya çıkmıştır. İlk çıkışındaki kullanım özellikleriyle ideogramatik yazı mantığı taşımaktadır.

Modern alfabenin kökeni, Fenikelilere dayanmaktadır. Fenikeliler, bu alfabeyi Mısır alfabesinden esinlenerek oluşturmuşlardır. Fenike alfabesi, Fenikelilerin tüccar olmasının da yardımıyla bütün Akdeniz çevresine yayılmıştır. Arapların, Yunanların, İbranilerin ve Latinlerin alfabeleri hep Fenike alfabesinden türemiştir.

M.Ö 550Posta Servisi

Posta Servisi

İlk gerçek posta işlemleri Persler tarafından geliştirilmiştir. Pers Kralı Büyük Kiros (MÖ 550) ve onun halefi Darius dönemlerinde posta sistemine rastlanmıştır.

Günümüze en yakın sistem Roma Döneminde oluşmaya başladı, Roma’da ilk posta sistemi Augustus Ceasar döneminde kuruldu. İki tür olan posta teşkilatında kraliyet postası hızlı atlarla çekilen ve aydınlatmalı araçlarla yapılırken, öküzlerin çektiği kağnılarla yapılan posta işleri de diğer hükûmet görevlilerince kullanılıyordu. Roma’da henüz sivil posta teşkilâtı yoktu ve posta devlet haberleşmesi için kullanılıyordu.

M.Ö 200 Kâğıt

Kâğıt

Çin’de MÖ 2. yüzyıla ait, bugünkü modern kâğıdın temsilcisi olarak sayılabilen eski arkeolojik parçalar bulunmuştur. 

Kâğıdın yapım süreci, Çinli Cai Lun’a atfedilir. Kâğıda etkili bir alternatif ise ‘ipek’tir ve Altınçağ’da Çin, büyük miktarda İpek ihracatı yapan ülke konumundaydı. 13.yüzyıl Orta Çağ’da kâğıt, Çin’den Orta Doğu ve Avrupa’ya yayıldı ve burada ilk suyla çalışan kâğıt fabrikaları inşa edildi. 19. yüzyılda sanayi üretimine geçilmesiyle birlikte maliyet düştü. Kâğıt önemli oranda kitlesel bilgi alışverişine katkılarda bulundu. 1844 yılında, Kanadalı mucit Charles Fenerty ve Alman FG Keller bağımsız ağaç liflerinin hamurlaştırılması sürecini geliştirdi.

1438 Gutenberg Baskı Makinesi

Gutenberg Baskı Makinesi

Büyük mucit Johann Gutenberg, iletişim tarihinin en önemli gelişmelerinden biri sayılan tipo baskı yöntemini 1438’de Avrupa’ya getirerek uygulamalarını yaygınlaştırmıştır. Bu yöntem, önceleri tahtadan daha sonraları bir kurşun alaşımından yapılan dökme harflerin, baskıdan sonra başka bir yazıda kullanılmak üzere saklandığı bir basım yöntemidir. Bu, yüzyıllardır Çin ve Kore’de kullanılmaktaydı.

1792 Semaphore (Semafor)

Semaphore (Semafor)

(İşaret verme aleti)  (Bayrakla iletişim yöntemi)

Fransa genelinde mekanik kollarla tepesinde 566 kule bayrak olarak Claude Chappe tarafından asker ve hükûmet için geniş mesafelerde hızlı mesaj göndermek için, ilk optik semafor sistemi icat edildi. Gemiler arasında görsel olarak haberleşmeyi sağlayan bu sistemin kullanımında, telsizin icat edilmesiyle birlikte büyük ölçüde azalma görülmüştür. Askeriyenin yanı sıra dağcılıkta da konuşarak haberleşmenin zor olduğu yerlerde, semafor kullanılmaktadır.

1840  Mors Alfabesi

Mors Alfabesi

Mors alfabesi veya Mors kodu, kısa ve uzun işaretler (• ve –) ile bunlara karşılık gelen ışık veya sesleri kullanarak bilgi aktarılmasını sağlayan yöntemdir. 1832’de telgraf ile ilgilenmeye başlayan Samuel Morse tarafından 1835 yılında oluşturuldu ve ilk olarak 1837’de kullanılmaya başladı. İlk Mors alfabesi, kullanımının zorluğundan dolayı zamanla değişikliklere uğrayarak kullanımı daha kolay hale getirilmiştir.

Mors alfabesiyle 24 Mayıs 1844’te gönderilen ilk mesaj İncil’den yaratıcının büyüklüğünü bildiren bir cümleyi içeriyordu. 

1880 Telefon

Telefon

Telefon sözcüğü Eski Yunanca Telos “Uzak” ve Phone “Ses” sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuştur.

Konuşmaları açıkça aktaran ilk telefon aleti, Alexander Graham Bell ve Charles Sumner Tainter tarafından geliştiren radyofon isimli aygıttır. İki bilim adamı, bu aygıtla ilk başarılı denemeyi 15 Şubat 1880 günü gerçekleştirdiler. Verici Washington’da, 13. Cadde’deki Franklin Okulu’nun tepesine konmuştu.

Türklerde ilk telefon Osmanlı Devleti’nde 1908 yılında uygulanmaya başlandı. Kadıköy ve Beyoğlu santralleri 1911 yılında hizmete açıldı. İlk otomatik telefon santralı cumhuriyet döneminde Atatürk’ün emriyle 1926 yılında Ankara’da kuruldu.

1896 kKablosuz (Wireless) İletişim

Wireless İletişim

Guglielmo Marconi kablosuz mesajları iletmek için elektromanyetik radyasyon kullanarak bir sistem geliştirme fikrini Tesla, Oliver Lodge ve J.S. Stone gibi isimlerin çalışmaları üzerine geliştirdi. 1895 yılında 2.5 km bir mesafeye sinyaller gönderdi. 1901 itibariyle, Atlantik okyanusundan iletişimi başardı.

Tesla, kablosuz iletişimi, yani radyo dalgalarını patent altına almak için başvuruda bulunan ilk isimdi

1923 Televizyon

Televizyon

Televizyon 1923 yılında, John Logie Baird tarafından İngiltere’nin Hastings kasabasında icat edilmiştir. İlk televizyon görüntüsü ise yine Baird tarafından 1926 yılında yayınlanmıştır. Başlangıçta noktalar halinde ve titrek olan görüntülerin kalitesi Baird tarafından geliştirilmiştir.

Baird’in televizyon sisteminde mekanik olarak döndürülen diskler kullanmasına karşın aynı dönemde Marconi – Emi sistemi gibi elektronik olarak işleyen rakip sistemler de üretildi.

1930’ların başında televizyon elektronik eşya olarak satılmaya ve geniş kitlelere hitap etmeye başladı. Örneğin 1936 Berlin Yaz Olimpiyatları Almanya’da evlerdeki televizyonlardan izlendi.

1969 ARPANET

ARPANET

ARPANET (Advanced Research Projects Agency Network, Amerikan Gelişmiş Savunma Araştırmaları Dairesi Ağı), yeni adıyla DARPA (Defence Advanced Research Projects Agency, ABD Savunma Bakanlığı İleri Araştırma Projeleri Ajansı) için soğuk savaş sırasında geliştirilmiş dünyanın ilk çalışan paket anahtarlama ağı olmasının yanı sıra internetin de atasıdır.

Araştıma ve araştırmacıları birbirine bağlamak amacıyla geliştirilen ARPANET, daha sonraları Internet’in gelişmesine yol açan TCP/IP protokolünün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Ve artık internet var.

Kaynak: line.do