Stefan Zweig’ın hayatı tiyatro oluyor

Ankara Devinim Tiyatro 9. sanat yılında Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın ve eşi Lotte Altmann’ın Nazi Almanyası’ndan kaçışlarını, sürgünde 2. Dünya Savaşı’nın buhranına, ruhlarında uyandırdığı acıya dayanamayıp intihar edişlerini konu alan yeni oyunu ile seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyor.

Oyun, Stefan Zweig’ın hayatı ekseninde yazarların, bilim adamlarının, sanatçıların Hitler rejimi tarafından hedef gösterilmesi, sürgün edilmesi, kaçmak zorunda bırakılması, kitaplarının yakılması ve Avrupa’nın çöküşünü işlerken aynı zamanda Stefan Zweig’ın da “otobiyografisi” niteliği taşımakta.

2. Dünya Savaşı’nın aydınlar, sanatçılar üzerinde yarattığı “hiçlik” ve “varoluş” sorunlarını tartışan oyun 2019 yılının bahar aylarında Ankara’ da seyirci karşısında olacak. Oyunda Süleyman Kabaali ve Nurcihan Ergün rol alıyor. Oyunun yazarı ve yönetmeni ise Ahmet Yapar.

Dünya Resim Tarihi

Resim yapma isteği insanlarda doğal bir duygudur. Resim sanatına ait ilk izlere yontma taş devrinde rastlanmaktadır. Mağaralarda yaşayan tarih öncesi toplumlarda resim sanatında, şaşılacak bir gelişme görülmektedir. Bu devir insanlarının, uçları yanmış tahtalarla yaptıkları mağara duvar resimleri daha çok av sahnelerini canlandırmaktadır. Bu resimlerdeki çizgilerin kıvraklığı ve konuya uygunluğu bugün de hayranlıkla seyredilebilmektedir.

Zamanla, mimarı yapıtlara verilen önem nedeniyle resim sanatının gelişimi durmuş, fakat süsleme ve bezeme alanında büyük ilerlemeler görülmüştür. Resim konuları, mimaride tamamlayıcı bir örge (motif) olarak kullanılmıştır.

Orta Çağda renkli taşları yan yana dizerek yapılan mozaik resimler, kiliselerin vazgeçilmez süslerinden olmuştur. Yaş sıva üzerine sulandırılmış boya ile yapılan freskler, resim sanatının gelişimini sağlamıştır. Orta çağda vitray denilen renkli camlarla resim yapma yolu, bol pencereli gotik tarzda yapılan kiliselerin özelliklerindendir.

Bu devrin yazma kitapları, usta ressamlar tarafından, minyatür tekniğinde çalışmalarla resimlendirilmiştir. Orta çağın sonuna doğru resim sanatına temel olacak bazı kuralları, Giotto adındaki bir İtalyan ressamı tablolarında uygulamıştır. Sanatçı, o güne kadar resimlerde uygulanmayan konunun yeri, perspektif, açık-koyu gibi unsurları işleyerek resim babası ünvanını kazanmıştır.

Yeni Çağın resim sanatına, Fransızcada “yeniden doğuş” anlamına gelen rönesans adı verilmiştir. Bu çağın hazırlanışı, gelişmesi uzun sürmüş, fakat uyguladığı kurallar resim sanatının temelini oluşturmuştur. Rönesans sanatı, klasik resim anlayışına örnek olmuş, bugüne değin her sanatçının öğrenmek zorunluluğunu duyduğu kuralları göstermiştir.  Bu devrin en güçlü sanatçıları: Leonardo da Vinci, Michelangelo, Rapheal’dir.

Rönesans resim sanatı anlayışı içinde bazı sanat akımları olmuşsa da bunlar daha çok konuların seçimi ve bazı resim kurallarına daha çok önem verme şeklinde kalmıştır. Neo Klasizm (yeni klasizm) sanat görüşü, konuların dini ve mitolojik yönden alınmasının yerine; doğadan, aile hayatından alınmasını istemiştir.
Rembrandt ve Tiziano yeni bir görüşle, kendi anlayışlarına uygun tablolar yapmaya başladılar.

Resimlerinde göstermek istedikleri kısımları aydınlatıyorlar, diğer yerleri de gölgeler içerisinde bırakıyorlardı. Bu tarzda çalışan sanatçılar da lüministik sanat (ışıkçı sanat) gurubunda yer aldılar. Romantizm resim anlayışı konuları daha çok duygusal yönden ele aldı. Genellikle manzara ve toplum yaşantısını ele alan bu grubun ressamları, doğa ve insan sevgisini belirtmeye çalışmışlardır.  Bu akımın öncülüğünü yapan ve yaşatan sanatçılar Delacroix, Corot, Goya’dır.

Ünlü müzik eserleri ve kısa hikayeleri

Bu haberimizde Özel Nar Sanat Eğitim Kursu olarak sizlere ünlü klasik müziklerin hikayelerini kısa hikayelerini anlatmak istedik.

Johann Strauss – Yarasa Uvertürü

İlk temsili 5 Nisan 1874’te gerçekleştirilmiş olan eser ilk sergilendiği zaman başarısızlıkla karşılaşmış. Bu eser ilk defa müziksiz oyun olarak Almanca’ya çevrilmiş ve Viyana’da sahnelenmiştir. Ancak bu oyunun dayandığı önemli bir kavram olan bir gece yarısı yemeği (reveillon), Avusturya ve Alman adetlerine uymadığı için pek seyirci kazanamamıştır.

Bu problem Johann Strauss’un liberettocusu tarafından Avusturya geleneklerine uygun bir hale getirildi ve gece yarısı yemek partisinin bir Viyana Balosu ile değiştirilmesi ile oyun sahnelenmeye çok daha uygun duruma getirilmişti. Sonraki yıllarda eserin ünü dünyaya yayılmaya başladı ve sevildi.

Öyle ki; Gustav Mahler bile bu eğlenceli operete, Viyana Operası’nın kapılarını açmıştır. Türkiye’de ilk temsili ise Ankara’da yapılmıştır. Kuzey Amerika’da sahnelenen 20 en popüler opera eseri listesinde 19’uncu sırada yer alır.

Joseph Haydn – Senfoni No:102 ‘Mucize’

Baba Haydn olarak da bilinen, klasik dönem bestekarı Haydn, 1732 yılında Avusturya’da fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Henüz 6 yaşında iken, ailesi tarafından koroya katılmak üzere, Viyana’ya gönderildi. Burada müziğe olan yeteneği fark edildi ve hayatının büyük bölümünde(30 yıldan fazla) zengin bir Macar ailenin baş müzisyeni olarak çalıştı.

Orada kaldığı süre zarfında, birçok orkestra ve opera yönetti. Zamanının sanatkarlarından ayrı, izole bir hayat yaşaması, onu sanat akımlarının etkisinden uzak tutmuştu ve o bu sayede sanatı özgün bir gelişim göstermişti. Kendine has olması bu nedenleydi.

1780’li yıllarda besteleri, tüm Avrupa’ya yayılmıştı.Bestelerinin ünü, büyük Avrupa şehirlerinden davetler almasına neden olmuştur. Bu eserlerinden biri ve en ilginç hikayeye sahip olanı ise ‘Mucize’ eseridir.

O gün, ününün doruğundaki bestekarı dinlemek isteyenler, salonu tıka basa doldurmuştu. Haydn’ın 104 senfonisinden 102.’si olan ve 2 Şubat akşamı Londra Kraliyet Tiyatrosunda sergilenen eser, tıklım tıklım dolu olan salonu adeta büyülemişti.

Dinleyiciler orkestrayı ve Haydn’ı daha yakından görebilmek için sıkışık koltuklarından kalkarak, sahneye doğru ilerledi. Ne olduysa o anda oldu! Büyük bir gürültü ile salondaki dev avize, saniyeler önce seyircilerin oturdukları koltukların üzerine düştü.

Haydn’ın eseri ile büyülenmiş olan dinleyiciler, bu defa yaşadıkları şokla sarsılarak hep bir ağızdan “Mucize, mucize…” diye tempo tutmaya başlamışlardı. En az 30 kişinin hayatını kurtaran bu olağanüstü olay, Haydn’ın 96 numaralı senfonisinin ismine de ilham oldu.

Jeong Seon | Elmas Dağlarının Genel Manzarası

Kore’nin ulusal hazinesi biri olarak sayılan Elmas Dağlarının Genel Manzarası, Kore sanatında çok önemli bir yer tutar. Eserin dinamik dairesel kompozisyonu, 17. yüzyılda gelişmiş bir tür olan jingyeong sansu (gerçek-manzara resmi ) tarzındadır. ” Gerçek manzara ” resim üslubunda, betimlenen yerler, gerçek mekanlardır ve en önemlisi, bu manzaralar, Kore toprakları içinde bulunur.

Elmas Dağları, Kore Yarımadasının doğu kıyısında bulunmaktadır ve Jeong Seon bölgeyi defalarca gezmiştir. Joseon döneminde Kore, Ming dönemi Çin’ini, Konfüçyüsçü uygarlığın merkezi olarak görmüştür.

Joseon elit kesimi Çin klasikleriyle eğitilmiştir ve ressamlar, Çin eserini model alarak ideal Çin manzaralarını resmetmişlerdir. Ancak bu algı, Çin’in 1644 yılında Mançuların eline düşmesiyle değişmiştir. Bundan sonra Joseon dönemi Koresi, kendisini Konfüçyüs uygarlığının koruyucusu olarak görmeye başlamış ve pek çok bilgin de Joseon Koresi’ini ve insanlarını eserlerinin merkezine almıştır. Jeong, bu eseri, böyle bir görüşün hakim olduğu bir dönemde yaratmıştır.

Yeni yıl konserimize davetlisiniz

Özel Nar Sanat Eğitim Kursu olarak, 2019’i siz değerli velilerimiz ve öğrencilerimizle birlikte karşılamak amacıyla 30 Aralık’ta keyifli bir etkinliğe imza atıyoruz.

30 Aralık 2018 Pazar akşamı saat 19.00’da öğrencilerimizin yer alacağı konserde aramızda sizleri de görmekten onur duyarız.

Napoliten Konserinin ilki gerçekleştirildi

İstanbul Devlet Opera ve Balesi Tenorlarının, duygu yüklü İtalyan halk şarkılarını seslendirdiği “Napoliten Konseri” Zorlu Psm Sahnesi’nde sevenleriyle buluştu.

talya’ya kısa bir yolculuk niteliğinde olan konserde, yer yer hüzün , yer yer de neşe hakim olurken, E.di Capua, F.P Tosti , E. De Curtis, R.Falvo, L. Denza, C.A.Bixio, G.Cottrau, R.Leoncavallo, S. Cardillo gibi değerli bestecilerden eserler seslendirildi.

Konserde tenorlar; Besnik Ademoğlu, Serkan Bodur, Can Reha Gün , Yoel Keşap ve Muzaffer Soydan’a piyanist Hüseyin Kaya eşlik ederken , “l’te vurria vasa”, “Mattinata”, “Non ti scodar di me”, “Fenesta Che Lucive”, Dicitencello Vuie”, “Tu ca nun chiagne” , “Torna a Surriento”, “Mamma”, “Marechiare”, “O sole mio” gibi parçalar, seyircinin yoğun beğenisini topladı ve finalde sanatçılar ayakta alkışlandı.

Napoliten Konserleri bitti mi tabi ki bitmedi konserler devam edecek. Bu sezon; 21 Aralık 2018 ve 2 Şubat 2019 tarihlerinde Beyoğlu Grand Pera Emek Sahnesi’nde, 8 Ocak 2019 – 6 Şubat 2019 – 26 ve 30 Mart 2019’da Kadıköy Bld. Süreyya Opera Sahnesi’nde, 9 Ocak 2019 tarihinde ise Kadıköy Bld. Yel değirmeni Sanat Sahnesi’nde tekrar seyirciyle buluşacak.

4 büyük usta 4 efsane enstrümanla “Tellerin Aşkı”nda buluşuyor

Bağlama virtüözü olan Coşkun Karademir’in “Tellerin Aşkı” adını verdiği uluslararası projesi kapsamında, 27 Aralık gecesi, 4 usta virtüöz CRR’de bir araya geliyor. İran’ın ödüllü ve üretken sanatçısı olan Ali Ghamsari’nin de yer alacağı konser saat 20.00’de başlayacak.

Tellerin Aşkı adlı konserde; hem icra ettiği tanburu hem de sesiyle kendine hayran bırakan Özer Özel; irfan müziğimizi bağlamasıyla Anadolu coğrafyasından tüm dünyaya ulaştıran Coşkun Karademir; klasik kemençenin dünyaca ünlü ismi Derya Türkan ve İran’lı tar üstadı Ali Ghamsari sahne alacak. Türkiye’nin etnik perküsyon üstatlarından Ömer Arslan ise konserde konuk sanatçı olarak yer alacak.

Coşkun Karademir, İran’ın mızraplı saz üstatlarından Ali Ghamsari ile, uzun yıllara yayılan İran müziği araştırmaları sırasında tanışmış ve meşk etme imkânı bulmuş.

Ali Ghamsari,İranlı müzisyenler arasında kendi jenerasyonunun en üretken bestecilerinden birisi kabul ediliyor. Ghamsari’nin ortaya çıkardığı müzik geleneksel Radif tarzını ve çağdaş nağmeleri bir araya getiriyor. Birçok enstrümanı yetkinlikle icra edebilen sanatçı, özellikle tar, setar, divan ve gitarda usta kabul ediliyor. Ghamsari, 2014’te İran’ın en önemli ödüllerinden kabul edilen Musicema tarafından “Senenin En İyi Müzisyeni” seçildi.Sanatçının hepsi birbirinden dikkat çekici 10 albümü bulunuyor.

İZDOB’dan ” Fındıkkıran ” balesi

Eser, 22 Aralık’taki prömiyerden sonra 25, 27 ve 29 Aralık’ta sahnelenecek., 90 dansçısıyla Çaykovski’nin “Fındıkkıran” balesinin prömiyerini yapmaya hazırlanıyor.

İzmir Devlet Opera ve Balesi (İZDOB), Piyotr Ilyic Çaykovski’nin “Fındıkkıran” balesinin prömiyerini 22 Aralık’ta yapacak.

Şef Tolga Taviş yönetiminde ve Mehmet Balkan koreografisiyle Ege Üniversitesi Sabancı Kültür Merkezi’nde sahnelenecek eserde, 11 yaşındaki bir kız çocuğuna yılbaşı partisinde sihirbaz tarafından hediye edilen fındıkkıran bebeğinin prense dönüşmesi anlatılıyor.

90 kişilik dansçı kadrosunun görev aldığı “Fındıkkıran” balesinde Aslı Çilek, Boğaçhan Bozcaada, Burcu Olguner ve Dolun Doyran rol alıyor.

İZDOB Baş Balerini Aslı Çilek, Çaykovski’nin “Fındıkkıran” balesinin çocuklara yönelik konusuyla genellikle yılbaşında sahnelenen bir eser olduğunu belirterek, “Yurt içindeki ve yurt dışındaki diğer bale toplulukları gibi eserin uygunluğu açısından yılbaşı öncesi prömiyeri yapıyoruz. Aralık ayında 4, ocak ayında ise 5 temsille izleyicilerin karşısına çıkacağız.” dedi.

Eser, 22 Aralık’taki prömiyerden sonra 25, 27 ve 29 Aralık’ta sahnelenecek.

Çocuklara özel opera

W.A. Mozart’ın en sevilen eserlerinden biri olan Sihirli Flüt Operası’ndan ilham alınarak çocuklar için kurgulanan Papagenolar, 6 Ocak’ta KKM Gazanfer Özcan Sahnesi’nde sergilenecek.

Doğa ve insan sevgisinin öne çıktığı Papagenolar çocuk operasında hikaye; Papageno karakteri, ailesi, Gece Kraliçesi, Sarastro ve Ağaç Adam etrafında şekilleniyor. Sihirli Orman’da yaşayan tüm canlıların sevgiyle daha da güzelleştiğini, kötü bile olsa her insanın içinde mutlaka bir iyilik kırıntısı olduğunu ve bunu ortaya çıkarmak için yine sevgi ile yaklaşmak gerektiğini anlatan Papagenolar, tüm çocuklara ve ebeveynlere operanın en eğlenceli halini sunmayı ve tanıtmayı amaçlıyor.

Taşlaşmış at kalıntılarına rastlandı

İtalya’nın güneyindeki Pompei antik kenti çevresinde Vezüv Yanardağı’ndan püsküren lavların altında kalmış bir malikanede taşlaşmış at kalıntıları bulundu.

İtalyan arkeologlar, Pompei antik kenti yakınında varlıklı bir Roma generaline ait olduğu düşünülen malikanenin ahır bölümünde yaptıkları kazıda eyerlenmiş ve koşum takılmış atların kalıntılarına rastladı.

Arkeologlar sayılarının 3 veya 4 olduğu tahmin edilen atların, yanardağın patlamasının ardından malikanede yaşayanları bölgeden uzaklaştırmak için hazırlandığını tahmin ediyor.

Atların yanardağın patlamasının ardından çevreye yayılan kül bulutları nedeniyle boğularak öldüğü sanılıyor. “Villa dei Misteri” (Gizemler Villası) adı verilen malikane bölgesi ilk kez 20. yüzyılın başında keşfedilmişti.

Malikanede daha önce yapılan kazılarda fırınlar, üzüm cendereleri ve duvar resimleri bulunmuştu.

Johannes Vermeer | Süt Döken Kadın

Yalın bir 17.yüzyıl mutfağında bulunan genç, gürbüz kadın tüm dikkatini güğümde bulunan sütü kaseye boşaltma işine vermiştir. Kadının konsantrasyonu, bu dingin sahnede olduğu varsayılan tek gürültüyle, dökülen sütün çıkardığı sesle uyum içindedir.

Tüm bu etkenler son derece sıcak bir atmosfer yaratır ve zaman adeta durmuş gibidir. Johannes Vermeer, ev hayatına ilişkin bu mütevazı ana dramatik etki katmıştır.

Günlük yaşamı gözlemlemek konusunda ustadır ; duvardaki çivinin ve badana bulunan lekelerinde ortaya koyduğu gibi ayrıntılara özel bir dikkat gösterir. Işığın ve gölgelerin ele alınış biçimi de büyük bir usta olduğunun belirtisidir.

Hizmetçiye yansıyan ışık, onun solgun kollarına vurgu yapar ve izleyicinin bakışını akan süte,yönlendirir. Hizmetçinin giysisinin üst kısmı ile önlüğündeki mavi ile yeşil renkler ışıkta parlamaktadır ; ışık, masanın üzerindeki mavi kumaşa ve nesnelere de yansır.

Süt Döken Kadın bir portre değildir, ancak izleyici, resmin doğrudan gözlemle yapıldığı ve bir kadının gerçek bir kişiye ait özellikleri dikkatle betimlendiği konusunda hiç kuşku yaşamaz. Yine de bu gerçekçilik, Vermeer’in sahneyi estetik ve duygusal açıdan tatmin edici kılacak şekilde tasarladığı ustalık kompozisyonu gölgede bırakılmamalıdır.

Edgar Degas | Bale Sınıfı resmi

Edgar Degas bir keresinde ” Bana dansçıların ressamı diyorlar ” diye yazmıştı. Gerçekten de, yağlı boya ve pastel boya resimlerinin yarısından fazlasında, Paris Operası’ndaki genç corps de ballet üyelerinin sahne üzerindeki ve provadaki hallerini betimlemişti. 1870’lerde, neredeyse takıntılı bir biçimde, yalnızca bu temayla ilgili eskiz ve resimler yapmıştı.

Bale Sınıfı, sırt germe hareketleri yapan genç balerinlerin bulunduğu detaylarla samimi bir resim olsa da aslında pek öznel olmayan ögeler de barındırıyordu.

Edgar Degas, ” Güzel dokuların resmini yapmak ve hareketi çizgiyle aktarmak için dansçıları kullanıyorum ” diyordu. Çarpıcı ve bir merkezi olmayan bu kompozisyonda balerinler ve anneleri, öğretmen Jules Perrot’nun etrafına toplanmıştı.

Eserin asimetrik tasarımı, farklı bakış açısı ve birbirinden kopuk figürleri doğaçlama çekilmiş bir fotoğrafa benziyor, ve Degas’nın koleksiyonunu yaptığı Japon ukiyo-e tasarımlarını hatırlatıyordu.

Döşeme tahtalarının paralel çizgileri, gözü bir aşağı bir yukarı yönlendirerek hareketli bir mekan algısı yaratıyordu. Doğaçlama görünümüne rağmen bu resim, Degas’nın üzerinde çalışırken hayli değişikler yaptığı kurgusal bir resimdi.